25 Kasım 2012 Pazar

25 yaşındayım.
Kimilerine göre daha az, kimilerine göreyse daha çok acı gördüm.
Yaşadığım ve atlattığım kadarıyla olgunlaştım.
Belki az, belki çok.
Ama kendime güvenecek kadar çok.

Paylaşılan mutluluklar da bir zaman sonra boğuyor insanı.
Boğazını sıkıyor, dolanıyor koynuna.
Düğüm oluşturmadan önce kesip atman lazım.
Her şeyi geride bırakmayı öğrenebilmen gerek.
Öğrenip uygulayabilmen gerek.

En çok da neyi öğrenmelisin biliyor musun?
Başkalarını kırmamak için kendini kırmayı bırakmayı.
Lafta değil, ciddi ciddi öğrenmelisin.
Hakedene hakettiği gibi davranmalısın.
Bir bir vurmalısın yüzüne ve dönüp arkanı gitmelisin.
Bırak istediğini söylesin.
İçin dışın birdi senin.

Hiç kimse senden değerli değil.
Yaşanılası bir hayata sahip olmanın kuralı bu.
Bencillik olduğunu düşünüyorsan, en başında kaybettin.
İşin içine duygularını karıştırma.
Duygun yok senin, evet onlarsız ol.
Çok da gerekli değiller zaten.
Mantığına sığın.

Her zaman gülümse, her zaman.
Canın yanarken bile gülümse.
Bırak deli desinler, güçlü bir delisin.
Zayıflığını kimseye göstermeyecek kadar akıllı bir deli.
Onlara göre deli.

Sadece ailenin yanında ağla derdim bir zaman önce.
Ama şimdi onu da demiyorum.

İlla ağlayacaksan şayet, duş alırken ağla.
Gözyaşların akan suya karıştığında, ne kadar ağladığından haberin olmaz.
Acıyıp da kendine olan güvenini yitirmezsin böylece.

Uzun lafın kısası, kendime tavsiyemdir.
İyi gittiğini söyleyebilirim ama yetmez.
Zincirlerini kır.
Başladın, bitirmeyi bil.
Çok geciktirmeden.

2 Ekim 2012 Salı

'Biraz sonra uçağa bineceğim. O dakikadan sonra, Brezilya size uzak, Türkiye bana yakın olacak. Evet, birazdan peronda yavaş adımlarla yürüyeceğim. Önce arkama bakmak istemeyeceğim, gözlerimle savaşacağım. Çok kısa sürecek. İlk adımda yenileceğim. Başımı arkaya çevirdiğimde milyonları görmek, milyonlarca sevgiyi bırakıp gitmek zor olacak, olmalı.

Dianne’ya sesleneceğim çok kısık sesle. ‘Bak diyeceğim, bak neleri bırakıyoruz…’ Dianne gülümseyecek bana. Sıcak bir öpücük kondurabilir o anda, belki hiçbir şey yapmaz. Öylece beklerim ben yine. Bu aşkı ona söylemezsem, buradan nasıl giderim. Sonra kızlarımı kucağıma alacağım, bavulumu bırakıp. Onlar ağlayacaklar. Seviyorlarsa babamı bu kadar, neden gidiyoruz? diyecekler… Susacağız eşimle. Cevap veremeyeceğiz. Kızacağız kendimize. Bir el yükselecek başımdan yukarı. Hüzün kokacak baştan sona. O el hiç inmek istemeyecek. Hep veda sürsün, gitmek anlamını yitirsin ve unutalım bu terkedişi dileyecek. Arkamı o bayrağa dönmek olacak en zoru. Eli yere indirdiğimde, hızlıca hareket etmeliyim. Birkaç saniye daha beklersem, önce kızlarımı salacağım geriye. Sonra biz yürüyeceğiz Fenerbahçe’ye… İçimden sayacağım tek tek. Ve o anda ayaklarımı çok şık bir hareketle uçağa doğru çevireceğim. Dayanamacağım. Çökmek isteyecek dizlerim. Karıma tutunacağım, kızlarıma dua edeceğim…

Arkadaki şarkıları bırakmak en zoru, en acı vereni bu olacak. Duymak isteyip, bekleyemeyeceğim mesela. Her haftasonu sevemeyeceğim tekrardan. Şükrü Saraçoğlunda gol sevinci yaşamaktan öte, bir taraftarı dünyanın en mutlu insanı yapamayacağım… Üzülüyorum. Kapılar açılacak birazdan. Beklemekte fayda var az daha.

Birkaç sene kaldı bu sahneyi yaşatmaya size. Duygularımı tahmin edemezsin büyük Fenerbahçe taraftarı. Sizden ayrılmayı düşünmek, aile fertlerinden birini kaybetmek gibi olacak, olmalı. Ama daha var, o şık hareketi yapmaya daha süre, o ellerin kaldıracağı kupalar var.

Alex de souza...'


Fenerbahçe sevgimi Aziz Yıldırım ve büzüktaşları gidene kadar askıya alıyoruuuum, aldım.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Şimdi burada değilsin
Ama beni duyuyorsun biliyorum.
Kapat gözlerini benim için ve dinle ne olur,
Bak yoksun.
Bunun anlamını biliyor musun?
Yokluğun
Yüreğimdeki bu yıldızsız,
Bu dipsiz, karanlık gece.
Yokluğun, odamın duvarlarına astığım suretlerine bakarken,
Unuttuğum dalgın gözlerim.
Yokluğun yastığımda bıraktığın bu kimsesiz saç telleri,
Sırf kalemini değdirdiğin için atmaya kıyamadığım bu kağıtlar.
Her an gözümün önünde sakladığım mektupların,
Peçetelere yazdığın şiirlerin,
Hediyelerini sardığın paket kağıtların.
Sen gidince,
Hala sen kokuyordur, diye üzerime giydiğim
Ve derin derin
Soluduğum giysilerin.
Bu yarı deli
Bu hayattan kopuk ruhum.
Kapat gözlerini ve bana bak.
Ben diye ne varsa gördüğün, işte o senin yokluğun.
Söyle
Sana neyi anlatayım?
Sabaha karşı çalan telefonumun ucunda,
Ne olur bana hayattan kötü davranma diye sayıklayan
O kırgın, o kendine çarpan sesini mi?

Cezmi Ersöz

31 Temmuz 2012 Salı

Doluyorum, taşana kadar...

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Ne yaparsanız yapın saçma şeylerin gerçekleşmesine engel olamayacaksınız.
Çünkü onlar gerçekleşmezse saçmalık olgusunun varlığından haberdar olamazsınız.
Ve tabi ki onun zıt durumlarından...
Aslında hepsi bir.
Hepsi bir bütün.
Biri olmazsa diğeri de olmaz biliyorsunuz.
Bunun yanında çok şey daha biliyorsunuz.
Kendinizden oldukça eminsiniz.
Ama bildikleriniz işinize yaramıyor.
Yaramayacak.
Yaradığını zannediyorsunuz belki.
Oysa yer değiştirmeniz daima 0 (sıfır).
Bunu bilmem işime yarıyor mu?
Engelleyebiliyor muyum saçmalıkları, saçmalayanları, saçmalamaları, saçmalamışları, saçmalayaduranları, saçmalayacakları, saçmalanmışları, saçılmış sıçılmışları.
Farkettiniz ki hayır.
Siz de önüne geçemezsiniz.
Ne bilirseniz bilin, önünde duvar olamayacaksınız.
Önünde duramıyoruz çoğu şeyin.
Yıkıp geçişini izliyor, ardından öylece bakıyoruz.
Bazen şiddetli savrulmalar yaşıyor, bazense sadece dizlerimizin üstüne çöküyoruz.
Öyle de yaşayabiliriz aslında.
Yaşamak yaşamaktır.
Her türlü boktan biliyorsunuz.
Bazen az boktan, bazense çok.
Neden ısrar ediyorsunuz ki çabalamakta?
En az varlığa sahip olan adam, kaybetmekten en az korkan adam değil midir?
Ne kadar da gururlusunuz.
Oysa hiç belli etmiyorsunuz.
Çok derinde bir yerde duruyor olmalı.
Bak bu da saçma mesela.
Ya yüzeyinde tut, ya da çıkar at bünyenden.
Boşuna kendine ağırlık yapıyorsun.
Kimse o kadar derine inmek için uğraşmayacak, bunu da biliyorsun.

Ee...
Hah ne bilirim ki ben.

Belki çok şey, ama hiç bir şey.
Yararsız.

Kendimeydi...

28 Nisan 2012 Cumartesi

Sevgili blög,

Görüşmeyeli epey değişmişsin. daha bir göz alıcı olmuşsun. ben ilgilenemedim, onlar ilgilenmiş seninle =) ama sevdiğim rengi bulabilmem için beni epey uğraştırdın. 'purple' dediğin budur, bana mor diye garip gurup renkler sunma rica ediciim. sonunda, içimi ısıtan bu rengi html kodlarından bulmak acı. (kendime not: #6600CC, unutma)

Blögcan, seninle paylaşacak adam gibi bir şeyimin olmaması canımı sıkıyor. aslında kafam boş değil, dolu, dopdolu. ama iş mevzuları işte, iç karartıcı şeyler. eski neşemle bile yazamıyorum baksana, vallaha çok çekilmez bir insana dönüşüyorum yavaş yavaş =)

Şuan sihirli bir müzik dinliyorum. sen de fizy'yi aç, Tanju Okan yaz ve dinle. 1 değil, 2 değil, en az 10-15 parçayı dinle arka arkaya. başka hiç bir şeyle ilgilenme. odaklan ve dur öyle bir süre. peki cevap ver şimdi, bu sesin yerini doldurabilecek başka biri var mı? ben görmedim, duymadım. bıraksalar günlerce sabahtan akşama kadar dinlerim öylece. ne kadar iyi geliyor biliyor musun? iyileştiriyor, dinginleştiriyor, yeniliyor beni =)


Müziğe geri dönmek istiyorum. müzik dinlemek istiyorum. müzik yapmak istiyorum. müzikle yatıp müzikle kalkmak istiyorum. dilimden 'müzik' kelimesi hiç düşmesin istiyorum =) oysa Kazandibi yavaş yavaş dağılıyor. Almanya'ya taşınma fikri dostlarımızın aklını çeliyor. bir araya gelmek istedikçe, uzaklaşan bir grup olduk. zalımsın hayat.

Sonracııma işte, bir kitaba başladım. Emile Zola - Aşkların En Güzeli. serviste gidip gelirken okurum dedim. yolum pek bi uzun blögcan, hani normal bir insanın katedebileceği bir yol değil =) neyime güvendim de bu yola baş koydum hiç bir fikrim yok, sanırım sarhoştum işe alındığımda =) 8 aydır gidip geliyoruz, bu süre zarfında en az 600 saat vakit harcadım serviste. kış mevsiminde hava erken karardığı için serviste kitap da okuyamıyorduk, yaşasın ki yaz geliyor. neyse kitaptan bahsediyordum. Eski bir kitap, hatta benim okuduğum en eski görünümlü kitap. sanırım benden yaşlı. iyi gidiyor, bakalım bitirince duygularım ne olacak.

(Şuan egemencan aradı, geçmiş günlerden konuşuyoruz, bana taa 5 sene önce aldığı statik dersinden nasıl kaldığını anlatıyor, çok bilgilendiriliyorum sağolsun, bi kere de gelecekten konuşsa, evlilikten falan hani :V)
Geçen hafta tatili fırsat bilip Büyükada'ya gittik, ne kadar güzel bir gündü anlatamam. çift bisikleti fikri, çok isabetli bir fikirdi. her ne kadar sürmek zor da olsa, bunu başarmanın ve uyumlu olup bütünleşebildiğimizi kendimize kanıtlamanın keyfi paha biçilemezdi. tabi bazen (aslında çoğu zaman) yorulduğumda, onun beni taşımasından hiç bahsetmiyorum. ama yokuşlarda kesinlikle destek oldum ve kimsenin çıkamadığı yokuşlara birbirimize güç vererek tırmandık =) güzel hareketler bunlar. aramızda kalsın, günün kahramanına tekrar aşık oldum :P
Şimdi gölgiş'le ilgilenmeliyim. uzun bir süre sessizliğe boğulmamak için kendimle cebelleşicem.

The end.