9 Kasım 2011 Çarşamba

merhaba sevgili blög,

uzun zaman oldu, görüşemedik. neden ayrı gayrı kaldık bilemiyorum. böyle uzun uzun upuzun yazılar yazacak gücü kendimde bulamadım. biz kısaca, 'şartlar bunu gerektirdi' diyelim.

nerelerde, neler yapıyor bu Gözde. bir bilsen ne hallerde. canı çıkıyor, ruhunu teslim ediyor adeta. kendini paralıyor, çabalıyor, emekler harcıyor, tırnağıyla kazıya kazıya o malum tepeye ulaşmaya çalışıyor. işin parasında değil ama Gözde. işin saygısında, başarısında, özgürlüğünde. başkasının fikirlerini uygulamak istemiyor. tamam bu onun ufkunu genişletiyor belki, ama insanların fikirleri de kendileri gibi karışık, çözmeye çalışmak zaman alıyor, bu Gözde'yi yavaşlatıyor. o kendi yaratıcılığıyla oluşturduğu planda, hızla ilerlemek istiyor. yine de, her ne kadar kimseye gereksinim duymadan kendi yolunu çizmek istese de, insanların tecrübelerini dinlemeli. en azından bir süre. bu ona sandığından çok daha fazla şey katacak. hani insan hafif eğilerek zıpladığında, daha yükseğe ulaşır ya, bu da onun gibi bir şey. zıplayacağımız güne kadar, eğilmeye devam.

bildiğiniz gibi çalışmaya çalışıyorum. her sabah 5.30'da kalkıp 6'da servise binmiş oluyorum. bu konuda şımarıklık yapmak hakkım değil, servisi olmayan, çok daha zorluklarla iş yerlerine ulaşan insanlar var. gidene kadar uyuyorum =) akşama kadar 5 dakikada bir Muharrem abi dediğimiz o yüce insana sorular sorarak ve onun da sağolsun gıkını bile çıkarmadan, sabırla verdiği cevapları projelere bir nevi gömerek günü tamamlıyorum. hı tabi es geçemeyeceğim bir konu var bu noktada ki o da öğle aralarındaki müzik çalışmalarımızdır. hatta öyle ki, hayatıma renk katan, içimi tekrar umutla dolduran, bu çalışmalardır. yılbaşı için bir konser düzenliyoruz, sahneye çıkacağım sevgili blög =) hatta dur, değinmem gereken çok mühim olgular var, bunun için diğer paragrafa gel.

şimdi öncelikle, sahneye çıkacak olan, benim haricimde bir kız solist daha var. bu paragrafta, kendisinde kendimi gördüğüm, bu kız solistten bahsedeceğim ve haddime değil ama işinize yarayacak ufak dersler vereceğim.
bu solistimiz, itü endüstri mühendisliği mezunu, gencecik körpecik bir kız. hayatta bu zamana kadar yarıştığı çoğu yarışı kazanmış, çoğu sınavda başarılı olmuş, hatta müzikal seçmelerine katılıp seçilmiş mesela. ama gel gör ki, kendine kesinlikle güveni yok. mikrofonun sesini ne kadar açsak da, kız kendi sesini kıstıkça kısıyor. beni kastedip 'deneyimli solistimiz sayesinde konserimiz güzel olacak artık' diyor. susuyorum ve soruyorum kendime 'nerem deneyimli?' öyle olsa bile, önemli olan deneyim değil, önemli olan geçmiş değil, önemli olan gelecek ve insanın geleceği kendi ellerinde, biz kendimiz şekillendiriyoruz onu. insan kendi gücüne inanmadan, kendine güvenmeden başaramaz bunu. diğer insanların yardımına muhtaç olursak, herkes bir yerinden yontar, törpüler ve sonunda o şekil yamuk yumuk bir şey olur. hani her şeyi geçtim, insan iş hayatında kendini kesinlikle aciz göstermemeli. yapamayacak olsa bile 'yaparım' demeli. o anki bilgileriyle yapamaz belki evet ama araştırdıktan sonra yapılamayacak hiç bir şey yok. sadece biraz güven ve çaba. zamanında (dediğim 2 ay önceydi sanırım) bir abimiz verdi bana bu hayat dersini. 'sen kendine inanmazsan, kimse inanmaz sana Gözde' dedi. 'sen kendine güvenmezsen, kimse güvenmez sana. sen kendine kötülük yaparsan, herkes kötülük yapar. sen kendine kötülük yapıyorsun Gözde.' neden şimdi bu paragrafı bu kadar uzun tuttuğumu anlıyor musunuz? ben artık kendime çok güveniyorum.

neyden bahsediyorduk, konser değil mi =) arçelik'in müziğe değer verip de bize bir müzik odası tahsil etmemesi üzerine, kazan dairesinde kendi stüdyomuzu kendimiz kurduk, adımızı da 'Kazandibi' koyduk. hem gülüyoruz, hem eğleniyoruz, hem çalıyoruz, hem söylüyoruz. elektrogitar mı çalmadım, bass gitar mı çalmadım, darbuka mı çalmadım. en güzeli, en en en güzeli, bateri mi çalmadım. çalabildiğimi bilmiyordum üstelik. eğer olur da bir gün bir yerde karşınıza bir bateri çıkarsa, kesinlikle tavsiye ederim. kendinizi sadece içgüdülerinize bırakın, aslında çalabildiğinizi keşfedeceksiniz =) yaptım, oldu. gerçi yeteneğim olduğunu söylüyorlar, o ses türkiye'ye katacaklarını söylüyorlar, hatta bir yönetici 'acun benim kanka ya, sokarız seni' falan diyor ama, siz onlara bakmayın. her şey içgüdü.

uzun lafın kısası, ben bir kelebeğim. kozamdan çıkmaya çalışıyor, böylelikle kanatlarıma kuvvet topluyorum. biri bana acır da çıkmama yardım ederse, sonrasında güçsüz kalan kanatlarımla uçamam. bunu kendim tek başıma başarmalıyım, özgürlüğümü kendim kazanmalıyım.

saygılarımla blög...

dipnot: ölmeden önce yapmak istediklerim listeme, 'müzikalde oynamak' maddesini önünüzde ekliyor, bunu bana hatırlatıp kafama kakıp duracağınızı umuyor, son olarak sizleri seviyorum.
3 ay oldu sanırım bu yazıyı yazalı...

"Bana .NET'i sevdiren adam, sana ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum.

5 günlük eğitim için öyle bir eğitmen ayarlamışlar ki onu hem dinlemek hem de dinlememek için kendimle savaşıyorum. foreach'e 'foreyç' diyor, IEnumerable'a 'i enumururu' gibi bişiler diyor, enum'ı aynen yazıldığı gibi okuyor, null'ı da. insanın dikkati dağılıyor, gülmemek için kendini zor tutuyor sonra. onlar da yetmedi, sınıflar için ref kullanılmaz dedi, hiçbişi farketmez dedi, ahan da valla dedi bunu, aynen senin 'böyle böyle diyen adamlar da var' lafındaki adamlardan biriydi işte. sen olsaydın öyle olmadığını ispatlardın, ben gülüp kafamı sallamakla yetindim üzgünüm. sonra o adamı dinledim, dinledim ama, 'ya yanlış öğretiyorsa' diye de içim içimi yedi. sonuçta dinledim sadece, öğrenmedim. zaten öyle de garip biriydi ki, kod yazmaya üşenen birinin yazılımcı olması, bir de o yetmezmiş gibi eğitmen olması, insana ne kadar güven verebilir ki? hiç güvenmedim.

senin anlattığın .NET mucize doluydu, heyecanlıydı, doğa üstü güçleri vardı, terlikli ve pijamalı adamlar kendilerini bu dünyadan soyutlayıp yazmışlardı o kodları, hem de öyle bir yazmışlardı ki her koddan zeka fışkırıyordu.

ama işte o adam bu emeği anlatamadı, insanlar çok sıradan birşeymiş gibi baktı o kodlara. C#'la Visual Basic'i kıyaslıyanlar bile oldu, Java'cıları zaten geçiyorum, değmezler. adama öyle kızasım geldi öyle kızasım geldi ki sonra. 'be adam yıllarca uğraşmışsın o kodlar üzerinde, ben bile laf söyletmezken sen nasıl çoluk çocuğun oyuncağı yaptın C#'ı.' diye çemkiresim geldi. neyse, C# Parti'sini (CSP) kurduğumuzda bu adamı almayalım tamam mı?

ve birdaha böyle bir eğitim düşündüklerinde, duyduğum an direk ilgili merciilere gidip seni önericem. insanlar developper görsün, kod aşkı görsün.

son olarak herşey için teşekkür ederim, hiç okumayacak olsan da :)

iyi geceler."

11 Eylül 2011 Pazar

içimdekileri anlatabileceğim ama bu anlattıklarımla beni yargılamayacak, sadece benimle dertleşecek biri olmalıydı çevremde.

o zaman kendimi bu kadar yalnız hissetmez, saatlerce kendimle konuşmazdım.

sadece kendime dürüst olmazdım en azından.

bazı anlarda hayat sanki bir oyunmuş gibi gözüküyor gözüme. sahneye çıkıp oynadığımız bi skeç gibi. öyle ki yaptığım hatalar sadece o sahne üzerinde kalıcak, sonuçları gerçekteki beni hiç ırgalamayacakmış gibi.

ama bazense, en derinden hissettiriyor gerçekliğini.

korkuyorum.

anlatabildiğim biri olsaydı eğer, biraz akıl da verirdi değil mi bana.

belki sırtımı sıvazlardı, yanımda olduğunu gösterip böylesine korkmamamı söylerdi. içimde sivrilen korkuları törpülerken tebessüm ederdi belki. üşüyen içim ısınırdı o zaman. tekrar güçlenirdim.

anlatmayı çok istedim.

ve yine kendi başımı şişirdim.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

kısa bir hikaye..

öncelikle 'çırpınış' yazıma yorum yapan Nüans arkadaşımıza teşekkür etmek istiyorum. yorumuna cevap veremedim, çünkünüm kardeşimin bilgisayarı hata verip durdu, çok çırpındım ama nafile :) tavsiyelerin için teşekkür ederim, bahsettiğin kitap zaten okuduğum bir kitap. ama haklısın çok karamsarca gözükmüşüm ordan. aslında benim tarafımdan bakıldığında bu karamsarlık değil de, kendime kızgınlığımın son safhaya geldiği bir andı, başarısızlıktan korktuğum için, şanssızlığımdan korktuğum için, kendime güvenemediğim için. ama o yazıyı yazdıktan sonra öyle bir hafta geçirdim ki, ilk defa bir hedefime teğet geçmedim, ucundan kıyısından tutunmakla yetinmedim, gittim onu aldım, başardım :) bundan ötürüdür ki kendime kızmak bazen işe yarıyor, çakralarım açılıyor :) tekrar teşekkür ederim yorumun için, yine yap isterim :)

gelelim asıl konuya, nasıl günler geçirdi bu gözde..

geçen sene Arçelik A.Ş. Bilişim Teknolojileri departmanında staj yapmıştım. o zamanlar yazılım hakkında hiçbir şey bilmiyordum diyebilirim, sadece okulda görülüp de bir işe yaramayan birkaç dandik ders dışında. o günler ben orda staj yaparken, birkaç soru sordular, şimdi anlıyorum basit sorular olduğunu, cevap veremedim. ben yazılım hakkında hiçbir şey bilmiyorum demekle yetindim, utana sıkıla.. ve o günler onların nasıl çalıştıklarını gördüm, gayet eğlenceli ve yardımsever bir ortamda çalışıyorlardı :) sonra bir anda kodlara ısındım, bir anda karar verdim, sordular bundan sonra ne yapıcaksın diye, yazılım kursuna gidicem dedim onlara. ama içimden, yazılım kursuna gidicem ve bu ofiste çalışıcam dedim.

aslında kursa gideceğimi söylerken, gidebileceğime inanmıyordum. duyduğum kurslar çok pahalıydı, onca para veremezdim. sonra bir gün, tamamen bir mucize, bir anda karşımıza çıktı o da, Cenk hocayla tanıştık. hani hayatında hayran olduğun kişi kim derseniz, Cenk hoca derim. öyle bir adam, öyle başarılı bir küçük adam. benim de kahramanım o oldu işte, o kursa iyki gittim.

derken 1 sene geçti, okulda tüm derslerimi verdim ama 1 stajım eksik olduğu için mezun değildim, ki hala değilim. ve tahmin edin o son stajımda nereye denk geldim : yine Arçelik A.Ş. Bilişim Teknolojileri, yine aynı insanlar, yine aynı kodlar, ama bu sefer bilinçli bir gözde.

sonra stajımı yaparken Bilişim Teknolojilerine yazılım danışmanlığı yapan Ray Bilişim'in eleman arayışı içinde olduğumu gördüm, özgeçmişimi verdim. onlar da bana 1 hafta içinde bitirmem şartıyla bir proje verdiler. işte geçen hafta o karamsarca gözüken yazımı yazdığımda bu projeyle uğraşıyordum. zincirlerimi kırmaya çalışıyordum. tıp istediğinde teğet geçip matematik mühendisliği okuyan gözde olmak istemiyordum, fen lisesi istediğinde teğet geçip anadolu lisesi okuyan gözde olmak istemiyordum. bu kez başarmak istiyordum ve o hırsla o projeyi 3,5 günde bitirdim.

ve bu hafta.. önce toplantı odasına gidip projemi anlattım onlara. beğendiler :) böyle bi proje olmamıştı daha önce dediler, yeni mezun birine göre gayet iyi nasıl düşündün dediler :)

ve 2 gün sonra, yani dün, işe alındığımı öğrendim.

inş başladığı gibi gider.

sanırım yeni bir hedef belirlemek gerek..

27 Temmuz 2011 Çarşamba

çırpınış..

insan dayanamayacak raddeye geldiğinde ne yapmalı? kendini resetlemek adına. sil baştan azim, güç dolabilmek adına. nabsın ki bu insan, ayaklarını yere yine sağlam basabilsin, öyle korkakça, ürkek ürkek sürüklemesin. nabsın da özgüvenini içine nefes gibi çeksin ve tutsun onu bünyesinde, bırakmasın. nabsın da şu kadere bi takla attırsın, o da tepe taklak, ters düz olunca bi kere de olsa geri adım atsın. nabsın da hayatın kendisine ördüğü o şanssızlık duvarını bi güzel yıksın. nabsın da bu tarz cümleler kurmayı televizyon izlemek yerine tercih etmeyi bıraksın. nabsın da o mucizenin yolunu kesebilsin. nabsın işte bu insan, nabsın.

ben bazen dikiyorum ayaklarımı tepeye, dayıyorum duvara, beynim aşağıda ayaklarım yukarıda, duruyorum öyle. belki saçma ama yapıyorum. beynime kan gitsin istiyorum, gitsin de tembelleşmiş beynim daha fazla çalışsın istiyorum. böyle 10 dk falan durunca kan hücum ediyor ya hani, kulakların falan uğulduyor, oh olsun diyorum. çalışaydın da böyle bi harekete maruz kalmayaydın diyorum. sonra kendimle kavga ediyorum işte, didişiyorum içimdeki gözdeyle. bu şekilde biraz olsun rahatlıyorum.

öyle işte, zaten moralsizim, yorgunum, tatsız tuzsuzum. bazıları da yurtdışına gitti gideli bi çıt bile çıkarmadı, bi yaşam belirtisini bana çok gördü. onun da bi suçu yok ki, meraklandırmak istemez elbet. ama o zaman kim suçlu. ben yine kendimden mi soracağım bu moralsizliğimin hesabını. sadece çok merak ediyorum blög, belirsizlik canımı çok sıkıyor. daha 39 gün var, galiba hayatımın en zorlu sınavlarından birindeyim. insan sevdiğinden 1 saat haber alamadığında merak eder, 42 gün sence de çok değil mi kader?

neyse, duş alıp uyuyup sabah erken kalkmak gerek.

ne dersin, sence arçelik beni işe alıcak mı blög.

Allahım yardım et.

saygı, sevgi.

24 Temmuz 2011 Pazar

http://fizy.com/#s/1lweti

Dur gitme
Beni böyle öldürme
Sus dinle
Şehir çok sessiz bu gece

Sonunda anladım
Sensiz çok yalnızım
Hatalıyım
Ben sana aşığım

Gitme
Beni öldürme
Ruhum dayanmaz bu sessizliğe
Gitme
Beni öldürme
Kalbim dayanmaz bu gidişe

ramak kala..

hayatta sevdiğim birçok şey oldu. leblebi tozları, pembe panter, neptün, çamaşır suyu kokusu, hayvanlar, müzik, rengarenk boyalar, yaprak sarma, ay savaşçısı, daha aklıma gelmeyen bi dünya bişi.

ve bu sevdiğim şeyler bana öğretti ki sevgi hasret demekti. insan sevmeye başladığında, özlemeye başlardı. doğru orantılı olarak artardı bu iki değer, ne kadar sevgi, işte o kadar özlem. sonunda ayrı geçen en küçük zaman dilimlerinde bile, hissederdi insan içindeki boşluğu, hissederdi büyük eksikliği, bir parçasının yerinde yeller estiğini. ve içinde parçası eksik olan bir televizyon nasıl ki dışarıdan sorunsuz göründüğü halde çalışmazsa, insan da böyleydi işte. içimizdeki boşluklarla yaşadık, yaşadık ama, öylesine.

küçükken kardeşimle leblebi tozlarına bayılırdık. kendimizi kaybedip çılgınlar gibi yerken illa ki soluk borumuza kaçırırdık. yine de vazgeçmezdik, bıkmazdık. öyle ki kendimizce keşifler yapıp sarımsak eziciyle leblebi tozu üretimine başlamıştık. sonunda ne oldu ne bitti de leblebilerle aramıza mesafeler girdi, bilemedim. taşındık ve o mutfaktaki anılar orada kaldı.

bir köpeğimiz var, geldi bi 6-7 yaşına. bi ara çok güzel yavrularımız oldu, 10 tane :) doğumda yanında durdum, o fare tipleriyle bile sevdim minikleri. kardeşim oldu her biri, 2 ay gecemiz gündüzümüz beraber geçti. ilk kavgalarını da gördüm, ilk hastalanışlarını da, ilk yürümelerini, koşmalarını gördüm, ilk beni ısırdılar mesela. şimdi hepsi bir başka kapıda, kimbilir ne halde. 1 tanesiyle arada görüşebiliyoruz sadece, o da heyecana gelip ayaklanınca 2 katım oluo kerata.

müzik. en acıtan özlemlerimden biri aslında. 4 senelik lise hayatımın 3 senesinde, peşinden deli gibi koşturdu beni. hayatımdan geçtim, sadece ona adandım bi dönem. sonunda talihsizlikler silsilesi ve ayrı düşen 2 sevgili.

son olarak ay savaşçısı, bilmiyorum neden o kadar sevdim onu. belki de sevgilisini yurtdışına yolladığında ve bidaha haber alamadığında, hissettim kader ortaklığını :/ ondan üzüldüm belki de o kadar. te allam savaşlı mavaşlı çizgi filmde, ilk aklıma gelen şeylere bak. mamoru, aşk, yurtdışı, özlem. o da mektup yazıcam diyip yazmamıştı, ondan dolayı ötürü seni çok pis döverim 11!

bu ve bunun gibi şeyler işte.

2011'in temmuz'unun sonunu ve koskoca ağustos ayını hiç sevmedim, sevmiycem. eylül'ü en içimden sevicem ama, bizi kavuştursun koskocaman sevicem. kavuşturur dimi?

6 hafta ve özlem.

başlamasına ramak kala..

7 Temmuz 2011 Perşembe

http://fizy.com/#s/1ry57s

o değil de, seni sevdiğimi söylemiş miydim?

sadece buydu, evet. iyi günler.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

ı ıh, bana tatil yok sayın blög. deniz yok, kum yok, güneş yok, ot yok, böcek yok. zaten bana yaramıyor deniz biliyor musun ki. kahramanlık oyunu oynarken kendim boğuluyorum sonra. zaten de artık eskisi kadar da sevmiyorum sanki, o kadar da özlemiyorumdur bence. şimdi hiç gerek yok taa yazlıklara gitmeye , neymiş denizmiş, hiç. ben paşa paşa kursuma giderim, son stajıma da giderim, sonra da mezun olup bir güzel işsizlik bunalımıma da girerim, şimdi bir de o denizi sokmayayım araya dimi blög. deniz dimi. ah o deniz dimi. deniz.

bana huzur veren herşey, benden uzaklaşıyor :(

18 Haziran 2011 Cumartesi


http://fizy.com/#s/1aj7od

ve bitti.

istanbul'da yaşanan kooskoca 5 senenin sonuna geldik. sevgilimden ayrılmış gibi hüzünlüyüm desem abartmış olmam. neler neler yaşandı bu şehirde. hiç bitmeyecek, hiç ayrılmayacağız sandım. en kötü günümde benimle ağladı, en mutlu günümde coştuk omuz omuza. beraber yürüdük biz bu yollarda :) herşeyin bir sonu olmak zorunda mıydı?

perşembe günü mezuniyet töreni yaptık. biz gözlerimiz dolu dolu dolaşırken istanbul dayanamadı, ağladı. saçlarımız biraz öldü, biraz da ıslandığımız için başımız ağırdı ama olsun. duygulanmak nedir bilirim ben, istanbul'a kızmam bu yüzden.

ya aslında şöyle ki, tam mezun oldum sayılmaz :D tüm derslerimi verdim, hatta son dönem 3,91 ortalamayla kendimi de şaşırttım, ne olmuş bana bilemedim. insanın bir yerlerinin tutuşması gerekiyormuş başarılı olabilmek için, en azından benim öyle. bu, genel ortalamamı birazcık daha yükseltirse pek bir memnun olacağım :) neyse ne diyordum, daha benim son stajım var. temmuz'da arçelik'te son stajımı da yaptıktan sonra, eylül gibi mezun oluyorum inş. az kaldı, çok az.

dün de taşındık blogcan. okul biter bitmez hemen de ayırdılar bizi. valla öğrenci evi deyip geçme, kamyona zor sığdırdık onca şeyi. sonunda bu telaşe de bitti işte. birimiz, mezuniyette düğün davetiyesini dağıttı ve yeni bir hayata başladı. diğerimiz, iş buldu ve yeni bir hayata başladı. ben de işte çocuk gibi kalktım liseli hayatıma geri döndüm. 5 senelik bir devre arasından sonra, sahalar, memleket, anne evi, kardeş kavgaları beni kucakladı. en azından odamı ayırsalardı, insanın özgürlüğü bir anda böylesine kısıtlanmamalı. ne yapacağız peki blogcan? staj bitse de, istanbul'da iş bulup eve çıksam :/

netice olarak, o eski hayat çok fazla özlenecek, öyle böyle değil yani. özlenecek özlenecek, daha nasıl özlenir ya diyeceğiz, yine özlenecek.

bekle bizi istanbul..

8 Haziran 2011 Çarşamba

11

'haziran' dedin mi akla gelen ilk şey final haftasıdır benim nezdimde. kabus dolu günler, son çırpınışlar, sıçtın mavileri falan.. ben bu sene pek görmedim o maviyi. son sınıf en rahat senem oldu. acaba uzatmamak için ciddiye almamdan mıdır bilmiyorum ama, ne olduysa iyi oldu işte. en başında olaydı daha da iyiydi tabi.

dün son sınavlarıma girdim. galiba ki mezun oluyorum. öyle ki lisans hayatımı 5 katlı integralle sonlandırıyorum :) hoca üşenmemiş onca integral işareti çizmeye, çizmiş de çizmiş. şanına yakışır bir sınav hazırlamış. onca heyecanlandım son diye, neyseki iyi geçti.

aslında en yoğun haftalarımdan birini yaşadım. hatta en yoğun 2 haftalarımdan birini yaşıyorum diyim, daha bitti sayılmaz, cuma tez sunumum var. tez dedim de, hazırladım bitirdim verdim. hatta o gün enteresan bir gündü. ilk önce kantinden birşeyler alıyım dedim, gittim, kantinci abi 'buyrun hocam' dedi. afalladım kaldım, gayet de minik birşeyim oysaki :) dedim gözde okula daha çok uğramalıydın. neyse sonra tezimi ciltlettim, 1 değil 2 değil 4 tez çıkarttım. (okul saolsun tüm masrafları bize yüklüyor, bana bir yararın olsun be okul) sonra gittim tez danışmanımın yanına imzalattırmaya. hoca aldı sordu 'ne yaptın' diye. dedim 'hocam çakma usis gibi birşey yaptım, sizin de resminiz var' falan diye anlatmaya başladım. o an açtım bir sayfayı göstermek için. o sayfada da hocanın iletişim bilgilerinin yer aldığı, tabi benim programı hazırlarken sallama bilgilerle doldurduğum bir ekran vardı. eşinin adını hakan diye sallamıştım mesela. sonra sen tut :D hoca bir şaşırdı bir şaşırdı. 'sen benim eşimin adını nasıl bildin, senin 6. hissin ne kuvvetli kızım' diye, yetmedi gitti yan odalardaki hocalara anlattı güldüler. sunumda o adı nasıl tahmin ettiğimi anlatıcakmışım :) böyle de bir tez olmuş işte.

bunların haricinde metin2 oynamayı da bırakmadım, insan sınavların ortasında daha çok oynamak istiyor. mesela bir de, insan sınav haftasında daha çok geziyor. evde duramadım bir, kalktım tiyatroya gittim. geçen gün avcılar barış manço kültür merkezinde turgut özakman'ın yazdığı ocak oyunu oynandı, beğendim, epey ağladım. o gün de garip bir gündü zaten. üzerimde bir hüzün bir korku var. işin kötü yanı, giderek de artıyor.

geçen gün mesela, mezuniyet töreni için toplantı yapıldı okulda. hoca gayet esprili bir insan, anlatıyor törenden önce törenden sonra neler yapılcak falan. o an 'sonra sizi çağıracaklar, iştee matematik mühendisleri' dedi. herkes gülüyor, benim gözler dolu dolu. buraya yazarken bile doluyor gözlerim, te allam. ne vardı sanki bu kadar duygusal olacak, sonra törenlerde ağlıycam makyajım akıcak :)

böyle bir hayat işte.

senden bahsetmediğim için yakınan 11, bu blogu senin için açtığımı bilseydin ne tepki verecektin? temelinde senin olduğunu söyleseydim. inanmıycaktın tabi ki. senin inanmanı sağlamak öyle zor ki. yine de tut elimi, bir sen zaptedebiliyorsun beni. en çok sen üzüyorsun ama en çok sen mutlu ediyorsun. en çok sen sinirlendiriyorsun ama en çok sen sakinleştiriyorsun. en çok sen korkutuyorsun ama en çok sen huzur veriyorsun. çünkü aşığım. çünkü ben 'aşk diye bir şey yok' diye bağrınırken, sen geldin tabiri caizse gözüme soktun. çünkü ben 'kimseye asla güven olmaz' derken, sen geldin 'sırtını bana yasla' dedin. hani yanlış bilen birine doğruyu öğretmek, hiçbir şey bilmeyen birine öğretmekten daha zordur ya, sen zoru başardın. içimi ısıttın. biliyorum biz yine en çok birbirimizi hırpalamaya devam edicez ama, en çok da birbirimize güç vermeyi bırakmayalım. ben hep burdayım, ben hep senin yanındayım. inan bana, bir kere inan, ben kimseye senin kadar yakın olmadım.

http://fizy.com/#s/1awcqw

30 Mayıs 2011 Pazartesi

gökten 1 tez düşse..

günlerdir çılgınlar gibi metin 2 oynuyorum. yarın finallerim başlıyor, en geç cuma günü tezimi teslim etmem gerekiyor, özetidir abstractıdır önsözüdür zartıdır zurtudur hala duruyor, ama ben, ama bu koca kafalı gözde, hala kendini kaybetmiş şekilde metin 2 oynuyorum. öyle böyle değil, boynum tutuldu oynarken ama hala, yok level atlıyım, yok hadi 21-22-23, şunu da öldüriyim, şurayı da yakıyım yıkıyım derken bi bakıyorum akşam olmuş, boynum iyice yamulmuş. şuan buraya bakarken bile gözümün önünden aç beyaz kaplanlar, beyaz yeminli generaller falan geçiyor, nedense tırıs tırıs bir halde yazıyorum bu yazıyı. ondan dolayı ötürüdür ki te allam diyorum kendime, başka da bişi diyemiyorum.

bi de şunu da eklemeliyim tabi, bu oyuna sarmamda bana çok büyük yardımlar gösteren sevgili sevgilime teşekkürü bir borç bilirim. ben oyunumu oynarken abstractımı da o yazar artık. mukadderat.

neyse gökten tez düşeceği falan yok, o ancak masallarda olur. iş başa düştü, son olarak şunu da ekleyip gidiyorum:

burası sörvarvir beyler, burası sörvarvir !

25 Mayıs 2011 Çarşamba

sakarlık abidesi

saçmalamak üzereyim, kemerlerinizi takınız ve hazır olunuz lütfen.




belki de pembe panteri çok sevdiğim için bu kadar sakarımdır. olamaz mı yani hı? bi reyon devirdik diye bu kadar da üstüne gelinmez ki insanın ama aa. alt üstü reyon yani. alt üstü koca reyon üstümüze düşüverdi yani. ne var ki bunda? hani reyon derken de yanlış kullandım, alt üstü böyle tavana kadar üstüste gayet muntazam şekilde dizilmiş rafları devirdim, nolmuş ki? bi kere orda bi matematik hatası vardı, öyle hesap öyle açı olmaz efendim, olmaz yani. olmamış işte gördünüz. suç benim mi şimdi, herşeyi kurcalamadan duramıyorsam ben miyim günah keçisi? hiç geometrik hisleriniz de mi yok efendim, o pazar arabası hiç oraya dayanır mı? böyle pembe pembe, süslü püslü bi pazar arabasının görevi, koca koca raflar düzeneğini tutmak olabilir mi? hiç mi düşünmediniz, masum bi kız gelir de, o güzelliğe aldanır da, daha da keşfetmek ister o arabayı da, orasına burasına dokunur da, hiç mi aklınıza gelmedi yani? hiç mi aklınıza gelmedim ben?

yok yok efendim, bu avm'ler çok bozdu, bayağı bozdu yani, öyle böyle değil. inanılmaz bozdu. çok fazla bozdu yani. o kadar bozdu o kadar bozdu ki, önünü alamadık yani, öyle bozdu. bozdu, bozdu, bozdu, bi yerden sonra bozmaz diye bekledik, daha da bozdu. artık bozmasın dedik, iyice bozdu. artık inanamadık, bozdu bozdu gitti yani.

o değil de, dün tnk çok güzeldi. en güzel şarkılarını kaçırmış olsam da, tam 8de çıkıp 8.45'te sahneden inmiş olsalar da, o kadarcık zaman yetmese de, doyamamış olsam da, çok çok çok güzeldi. yine olsa yine giderim. yine olsa yine şarkılarını bağrış çağrış söylerim. önümdeki çocuk yine ters ters baksa da söylerim yani. nolmuş sanki efendim, benim de sesim güzel aslında. benim de var öyle yeteneklerim aslında. keşfedilmemişsem suç benim mi yani? neyse, ne dioduk? öyle işte, çok güzellerdi. 3., 4., 5., 15. kez gidebilirim konserlerine, 2 yetmedi.

hadi o zaman bi 'söyle ruhum' diyelim. http://fizy.com/#s/1lrngg

düşmemek için hiç atladın mı söyle.

23 Mayıs 2011 Pazartesi

insan duymadan nasıl yaşayabilir ki? hiç müzik dinleyemeden, melodileri hissedemeden, telefonda konuşamadan, yağmurun nasıl şakır şakır yağdığını anlayamadan, kedi miyavlamasından habersiz.. en çok üzüldüğüm nokta da annenin insana huzur veren o yumuşak sesinden bihaber. annesinden ninni bile dinleyememiş olan öyle çok insan var ki, Türkiye'de 3 milyon kişiymiş mesela. oysa bebekler anne sıcaklığında ve 9 ay boyunca dinledikleri o tanıdık anne sesini duyunca güvende hissederler kendilerini. o sesten yoksun yaşamış, korkmuş çok kardeşimiz var aslında. belki de bu yüzden kalpleri bu kadar temiz.

geçen hafta çarşamba günü, bilgi üniversitesi bilgi birikim kulübü'nün projelerinden biri olan işaret dili başlangıç eğitim semineri'ne katıldım. kulüp olarak gerçekten başarılı projelerde bulunmuşlar, doğu köylerine kitaplar götürerek öğrencilerin hayallerine ışık olmuşlar. bu projeyle de benim hayallerimden birine bu kadar yaklaşmama vesile oldukları için, içim ısındı kendilerine :) gelelim seminere..

pinhani'nin 'yitirmeden' şarkısına çektiği güzel klip ve şu sözle başladı seminer : Acaba engelli olan onlar mı, yoksa biz miyiz? onlar mı bizi duyamadıkları için engelli, yoksa biz mi onlarla iletişim kuramadığımız için engelliyiz? engeli kendimizde gördük ve engelleri aşmaya karar verdik.

güzel bir başlangıçtı, beynime kazındı. içimdeki zaten var olan işaret dili sevdasını ve öğrenme isteğini tetikledi. sırf bu başlangıç için bile 'iyi ki o seminere gittim' diyebilirim.

sonrasında o güzel insanlardan bahsedildi, işaretler havada uçuştu. çok da eğlenceli bir seminer oldu :) o günden sonra her önüme gelene işaretleri gösterir oldum. siz de görebilseydiniz iyiydi, durduramazdınız beni. birini anlatıyım, en güzel işaret 'aile' işaretiydi. bileklerimizi birleştiriyoruz, avuçlar birbirine bakıyor, parmaklarımızı büküyoruz ve kalp şeklini veriyoruz. işte aile..

bir de bir kitap önerildi, ben de buraya yazıyım. bir anne duymayan çocuğu için tuttuğu günlüğü kitaba dönüştürmüş, 'bana duymayı anlat' ismini vermiş. hoca bir iki bişi okudu içinden, gözlerim yaşardı. çocuğunun kuş seslerini bile duyamadığını görmek, bir anne için ne kadar zor. elinden gelse kulağını söker yavrusuna verir, anne bu. o duygularıyla, o yüreğinden süzülen sözleriyle yazmış, nasıl yaşarmasın ki gözler?

onlara elimizden geldiğince yardımda bulunalım canlar. onlarla iletişim kuralım. en azından diziler falan alt yazılı olsa, izleyebilseler, ne kadar da mutlu olurlardı dimi? çok sınırlı kelimelerle, cümlelerle iletişim kurabiliyorlar. bu onların seçimi değildi oysa.. ki bir gün bizim de seçimimiz olmayabilir. onları da aramıza alıp dünyalarını genişletelim. ne bilim yapalım bişiler..

öyle işte, uykum geldi galiba sonunda. biraz geç kaldı bugün. yarın da bissürü iş var. şenlik var, teneke var, duman var :) tnk'yi çok severim ben. hadi dinleyelim, http://fizy.com/#s/1lrngi.

iyi uykular.

Pinhani - Yitirmeden / original klip 2011



17 Mayıs 2011 Salı

Mucize

düne oranla çok daha iyiyim. içim kıpır kıpır oldu bir anda, yine umut doldum. karşıdaki evlere uzun uzun dalmak yerine, fark ettim ki yukarıda bir gökyüzü varmış. Meğer deniz manzarasını aratmayan bir maviliğe sahipmiş gökyüzü, ben de bakarken göremeyen gözlere sahipmişim. bugün gördüm, her şey çok güzel olacak.

bunda belki de hayallerimden birini gerçekleştirecek olmamın payı büyüktür. yarın bir seminer var, işaret diliyle ilgili. Sertifikalı bir seminer. biraz geç duydum böyle bir seminer olacağını, kontenjan da sınırlı olduğu için korktum. ama az özce maillerimi kontrol ederken baktım mail gelmiş. çok heyecanlandım, açtım hemen okudum. olumlu cevap vermişler, kontenjan dolmadan yetişmişim. gerçekten çok sevindim. her zaman istemişimdir bu dili öğrenmeyi. hani insanın hayalleri olur ya, ölmeden önce yapmak istedikleri olur, amaçları olur. öyle bir istekti içimden gelen. şimdi mucizem oldu. çok eğlenceli bir seminer olacağına adım gibi eminim. o insanlarla iletişim kurabileceğim için çok heyecanlıyım. yeni bir lisan yeni bir insan demek ya hani, yeni bir gözde doğacak yarın, kan akışımı hızlandıran neden bu.


sırada motosiklet alacağım güne kavuşmak var. benim gibi minik, kırmızı bir Scooter'a isim koyduğum güne kavuşmak.

öncesinde mezun olmalıyım tabi ben, bunun için de tez yazmalıyım. ama onu da bitirdim sayılır. sadece giriş, sonuç, özet kısımları falan kaldı, küçük küçük rötuşlar yani. haftaya hem bahar şenliklerine gider, hem tezimi bitiririm.

içime de dışıma da bahar gelmiş meğersem. darısı insanlığın başına..

16 Mayıs 2011 Pazartesi

yine birilerine ihtiyaç duyduğum bir dönemdeyim. konuşmak istiyorum, anlatmak istiyorum, saçmalamak istiyorum ama kimseyi bulamıyorum. bundan yakınmamalıyım biliyorum, çoğu insandan kendim uzaklaştım, bunu kendim seçtim kısmen. yani uzaklaşmak istediğimi ittim, yakınlaşmak istediğim beni itti. sonunda böyle sap gibi kaldım. pencereden uzaktaki evlere dalıp dalıp blogla dertleşir oldum. en azından güzel bir manzaraya dalsaydım, bi deniz bi bişi. gel gör ki, sahile gidebileceğim bi arkadaşım bile yok.

çok bunalıyorum. içimde fırtınalar koptukça kopuyor. onlar koptukça ben bunalıyorum. içimin sesinden sıkıldım artık, başım ağırdı. o sussa, başka biri konuşsa. anlatsa anlatsa.. dinlesem, garipsesem, gülsem. havalar ısındığı için mi böyle oldum bilmiyorum. birine ihtiyacım var ama o biri yok.

gelecek kaygısı, bugün kaygısı, dün kaygısı.. bitmesi gereken tez, yazılması gereken kodlar, girilmesi gereken sınavlar, bulunması gereken işler.. bir gün gerçekten huzura erebilir miyim bilmiyorum. sonuçta biri biticek, biri başlıycak. hep bi telaş, hep bi endişe.. bundan mıdır sinir dengemin alt üstlüğü? bundan mıdır insanların beynini bik bik yiyesimin gelmesi?

ya da sinirlerimi bozan şey, 'en sevdiğim kuzenim' dediğim insanın, afedersiniz ama, kancıklığı mı? o da bambaşka bir konu. önceden olsa fevri bir şekilde tepkimi koyardım. ama şimdi öyle değil. o insanın yüzüne bakmak zorundayım. evet 'o insan' diyorum. çünkü artık 'o insan'. ama utanacağım hiçbir şey yok, yüzüme bakarken utanacak olan o. ben onun moralini düzeltmek için yanında olmaya çalışırken, beyninden geçirdiği o düşüncelerden utanacak olan o. aramızdakileri yıprattığı için utanacak olan o. hala rüyalarımda ona sarılıp ağladığımı görüyorum ama geçicek. beni çok kırdı, bu sefer gerçekten çok kırdı.

öyle işte blog. kızgınım, sinirliyim, öfkeliyim, bıkkınım, mutsuzum. herkese sataşasım, bağırasım çağırasım geliyor. artık iyi niyetli davranmak istemiyorum, iyilikten soğudum.

oysa öyle boş ki herşey. biliyorum. bu kadar karamsarca konuşmayı kimseye yakıştıramıyorum, kendime de. çünkü gün gelince alelacele gidicez zaten, öyle acele olucak ki hatta, birkaç saniye sürecek sadece. onlarca sene aldığın nefesi alamıycaksın sonra birdaha. daha geçen gün gözlerimle gördüm. Ali amcam, kalp krizinden gidiverdi. birkaç saniyecik sadece.. birkaç saniyecik.. sonra bitiyor işte. garip. bedeni ordaydı ama kendisi yoktu. dokundum, soğukluğunu hissettim, ama o benim sıcaklığımı hissetmedi. sarssam uyanıcak gibiydi ama birdaha uyanmadı. garip.

savaşıp duruyoruz ya birbirimizle, gerçekten çok iyi halt ediyoruz. tebrik ediyorum hepimizi.

27 Nisan 2011 Çarşamba

can sıkıntısı

string of = "Okula gitmek istemiyore.";

foreach(char c in of)
{
Console.WriteLine(c);
}

yani sonuç olarak;

O
k
u
l
a

g
i
t
m
e
k

i
s
t
e
m
i
y
o
r
e
.

ama haftaya benim vize haftam, gidip de not toplamalıyım sevdicekler.

26 Nisan 2011 Salı

iyiyim ben anne.

http://fizy.com/#s/1v5pss

dinlerken tüylerim ürperdi.

tüyleri ürpermek dedim de, insanlar nasıl da o buz gibi denize koşup koşup öyle cos diye atlayabiliyorlar? ben sıcak suya bile cobbadanak dalamıyorum. ürperiyorum.

neyse işte, duşumu da aldım, ayıcıklı pijamalarımı da giydim, saçımı da taradım. sonra saçım ıslak, beynim kuru kaldı. saçlarımdaki haşikio derimden süzülerek beynime kavuştu. mutlu son, evet beynim akıştı. siz de ekran başındaki sayın seyirciler, bunu hissedebiliyorsunuzdur zaten, ben hissettiğinizi hissettim.

velhasıl kelam, gelelim daha kafamda belirleyemediğim, o çok mühim konumuza. ortada bir konu olabilseydi eğer ki şayet, eminim pek de mühim, çok da ehemmiyetli bir konu olurdu. nitekim ben önemsiz konular hakkında konuşmayı pek sevmem. ironiler yaparak kendimle dalga geçmeyi ise pek bi severim. hayat işte.

aman neyse, ne dioduk. duş için yarım saatlik başından kalktığım laptopuma da kavuştum. bu özlem çok ağır bana. o bitmek bilmeyen dakikalarda içimi kemiren bu hasret. nefesimi kesti bildiğin. önce başımı döndürdü, sonra gözlerimi kararttı bu acı. ya da işte su epey sıcakmıştı sanırsam, ne bilim ben.

dedim 'gözde, doldur sen buz gibi kolanı bardağına'. demez olaydım. banyoda epey bi ısınmış vücuda, sen buz gibi kolayı fondiplersen sonun ne olur a akıllım? öylece ortadan ikiye çatlarsın. bakma ordan odunumsu göründüğüme, hassas aslında bu bünye. narin, kibar, zarif, naif, abart, öldür.

demem o ki, bir de yanına aç topkekini, hem ye hem iç hem yaz. bak çok da iyi, çok da güzel oluyor. sonra gözdeye gelsin dualar. o değil de, aslında mantıksız yani. insan hem yeyip hem içip hem nasıl yazacak? evet arkadaşlar, bir elimize kolayla topkeki sıkıştırıyoruz. topkekimizden aldığımız ısırığı sakın ha yutmaya yeltenmeden, kolamızdan yudumlar alıyoruz. tabi bu eylemlerimizi, diğer elimizle bilgisayara birşeyler yazarken ekrandan da gözümüzü ayırmadan yapıyoruz.

hadi size kolay gelsin, umarım başarırsınız, kalbim sizinle.

ben uyucam.

22 Şubat 2011 Salı

nothing lasts forever..

bir yerlerde bir şeyleri yanlış yapıyorum, biliyorum.. ondan dolayı bu vicdan azabı, ondan dolayı bu kabuslar.. kimi zaman işin içinden çıkamayacakmışım gibi gelse de, 'karanlıkların ardından doğan apaydın gün' gerçeği az biraz kuvvet vermiyor değil.. yine de vicdan azabı, hep vicdan azabı..

gözde ne yapar ne eder düz yola çıkar çıkmasına da, bu hayatın zoru nedir onu bilemedim, neden her zaman sert oynar? neden bu gözdecan maçı, eli kolu bacağı kırık bitirmek zorundadır? amaç nedir? "hani fair'di play'di" demez mi insan bu noktada? "adaletin bu mu dünya" demez mi?

daha da abartıp öldürmeden yazıma son veriyorum, bugünlük bu kadar işkence yeter :D

18 Şubat 2011 Cuma

iyelikler güzeldir..

babam..

bu kelimeyi böyle içten söylemeyeli epey olmuştu sanırım.. epey olmuştu gereken önemi vermeyeli, saygı duymayalı.. önemsizce telaffuz ettiğim iki heceden ibaretti sadece.. 'babam' değil, 'baba'ydı.. utanmaz yıllar geçivermişti 'baba' kelimesinden sonraki iyelik ekinden habersiz.. ve ben buna müsade etmiştim kayıtsızca.. onca yılın böyle geçip gitmesine izin vermiştim.. oysa bu bana zıt düşüyordu bir yerde, ben hangi ara böylesine pes etmiştim?

sanırım bu noktada çocukluğuma inmek gerek.. ama öncelikle şuna değinmeliyim ki yazıya babamın başına bir şey gelmiş gibi başlasam da, korkmayın, maşallah sapasağlam benim babam.. üstelik tekrar yaşamaya başladığını bile söyleyebiliriz benim nezdimde :) bitkisel hayattan tam sürat geri dönmüş misali, tekrar benim dünyamda yer edindi babam..

'çocukluk' diyorduk.. gerçekten de çocukluktu belki yaptığım.. belki haketmişti, belki haketmemişti.. elinden geleni yapmıştı belki, böyle biri olmayı o da istememişti.. peşinden 'baba' diye ağladığım yıllarda geri dönüp bakmamasının bir nedeni vardı belki.. sinirlerine hakim olamamasının da, bize sahip çıkamamasının da, sorumluluklarından kaçarcasına yaşamasının da.. ama şöyle bi düşündüğümüzde, alt üstü benim şuanki yaşımdaydı neredeyse.. benim bu yaşta anne olmayı beceremeyeceğim gibi, o da baba olmayı becerememişti işte.. alt üstü bu.. hem belki o da sevmişti bizi, ama sevgisini nasıl göstereceğini bilememişti.. belkisi mi var, tabi ki sevmişti bizi !

ama ben çocuktum.. ama ben babasız büyüdüm.. ama ben maddi yönünü kastetmiyorum, manevi yönden babasız büyüdüm.. maddi olarak hiç eksik bırakmadı bizi babam, karda kışta saatlerce dikilip kazandığı 2 kuruş parasını da bize harcadı.. ama ben çocuktum işte.. ama ben şımarıklık yaptım.. başka nasıl göstersin ki adam sevgisini? ama ben bekledim, diğer babalar gibi göstermesini bekledim.. ve her seferinde daha da babasız kaldım, daha da içime kapandım, sustum.. sonrasında aramıza dikenli tellerden engeller ördüm inadımdan.. geçip de bana yanaşmasına izin vermedim.. aynı evde iki yabancı gibi yaşadık sonunda.. bu yaşımıza kadar.. evet bugüne kadar..

şimdi ne oldu, ne değişti? büyüdüm, oturdum, düşündüm, anladım.

tamam bunda beni şehir içinde araba sürebilmem için gaza getirmesinin, aşk hikayelerimi dinleyip olgunlukla karşılamasının ve bunun gibi engel yokedici birkaç davranışının daha etkisi de var :D

baba-kız olduk biz sonunda, beklediğim gibi.. hatta 'babam-kızım' olduk, iyelikler güzeldir.