27 Aralık 2010 Pazartesi

başlık fakiri..

bazen insanlara çok kızarım.. hani face'de, orda burda, iç karartıcı şeyler yazarlar ya hep.. aşk acısını bir tek onlar çekiyorlarmış gibi; sevdikleri insanlar çekip gidince sanki havaları, suları, aldıkları nefesleri gitmiş gibi; ölmüşler, mahvolmuşlar, erimişler, bitmişler gibi; yazarlar da yazarlar, boğarlar ya insanları hani.. (ya da bana insanlar boğuluyormuş gibi gelir, bilemedim) benim işte öyle anlarda, böyle tutup o insanları, sarsasım, 'kendine gel' diyesim geliyor.. kendine gel kardeşim, arkadaşım, dostum.. kendine gel.. aç gözünü çevrene bi bak.. insanlara bak.. bize bak.. hangimiz mutluyuz ki gerçekten? hangimiz bulduk ki gerçek aşkı, sevgiyi? hangimiz güvenebildik ki bi insana? hangimiz sırtımızı yaslayabildik ki içimizdeki şüphelerden kurtulup? bu sadece senin başına gelmiyor, gerçekle yüzleşen tek kişi sen değilsin.. bu, senin de, benim de, ikimize acı çektiren insanların da, onları bu tür insanlar haline sokan şahısların da, en güzelinin de, en çirkininin de, en zengininin de, en fakirinin de, en aptalının da, en zekisinin de başına geldi, gelecek.. bundan kaçış yok.. bu ilk değil, son da olmayacak..

ama herşeye rağmen, insan dimdik ayakta durmak zorunda.. güçlü olmak zorunda, yıkılmaz görünmek zorunda, öyle olmasa da öyle olmak zorunda işte ! çünkü, emin ol, senden benden çok daha kötü durumlarda olan insanlar var.. kötünün de kötüsü var.. yetinmeyi bilmeliyiz..

mesela benim eskilerden bi arkadaşım var.. adını vermiyim.. kız hasta.. bayılma nöbetleri geçiriyor.. o nöbetler yüzünden okuyamadı.. okumayı geç, istese çarşıya bile tek başına gidemez.. tedavi edilemedi, hergün evinde hapis hayatı yaşıyor, sadece günlerini geçiriyor, hiçbir hayaline kavuşamıyor.. ama herşeye rağmen hepimizden öyle güçlü bir insan ki, insanın takdir edesi geliyor.. insanın kendi üzüntüsünden utanası geliyor.. Allah kimseye kaldıramayacağı yükü vermez, güçlü olalım dostlar..

mesela ben; istanbul'da okuyorum, başarılı bi hayatım var, zekam var, evim var, odam var, odamda pencerem var, yatağım var, yastığım - yorganım var, dolabım var, elbiselerim var, ayakkabılarım var, çantalarım var, laptopum var, telefonum var, gitarım var, mızıkam var, ailem var, beni zırt pırt arayan bi annem var, çok iyi anlaştığım 2 ev arkadaşım var, dostlarım var, sağlıklı bir vücudum var, var da var.. hayır yani, hala hangi yüzle üzülebiliceksin ki? insan sahip olduklarını sayarken yoruluyor :) istediğim halde sahip olamadığım tek varlık; aşk.. varlık mı? aşk var mıydı ki?

neyse, ahkam keser gibi verdiğim 'güçlü olun' nasihatlerimden sonra, şöyle bi durum var ki.. insanın bazen kendi kurallarını yıkmak istediği anlar geliyor.. kural mural görmüyor gözü.. :D içinden bi ses 'hep güçlü dur, güçlü dur nereye kadar?' diyor, kendine sövüyor, 'sen de insansın, biraz da sen karart insanlığın içini' diyor :D bunu isteyerek yapmıyorum ama, mesela şuan isteyerek yapmayacağım :)

içimden çılgınlar gibi bağırmak, çığlık atmak geliyor.. ne demiş Orhan Veli:

"Şeytan diyor 'Aç pencereyi; bağır bağır bağır sabaha kadar..' "

aynen işte bu durum.. bağırsam dursam.. biliyorum hiçkimsenin hiçbir işine yaramayacak, olan benim ses tellerime olacak, ama 'artık' yeter, 'artık' dur, 'artık' bit, 'artık' git.. senin sevgiye hiçbir saygın yok, kalmamış, bitirmişler.. benimkini geçtim, kendi sevgine saygın yok.. gerçi artık 'kedili kız'ları seversin, bensiz hayatında onlara saygılı, sevgili davranırsın. tmm olduğ o zamağn, yeter bu kadar karartmak..

son olarak; http://fizy.com/#s/1tgtne, elvan günaydın'a hayatında başarılar diliyoruz, memleketimden bi başarılı insanın daha çıkması güzel bişi.. ayrıca, klipte ona o bakışı attıran insanı ben de özledim ama kendisi malesef çevrimdışı.. onsuz yaşamaya alışmak zorundayız..

sağlıcakla kalın..

26 Aralık 2010 Pazar

bişiler bişiler..


yapmam gereken bi proje var, son 2 haftam ve gözde herzamanki gibi son güne bıraktı herşeyi.. ama hala kaçıyorum, hala 'amaaan yarın yaparım' diyorum, hiç içimden gelmiyor, daha vizeler yeni bitti, aman yaparım bi ara işte, dimi ki..

http://fizy.com/#s/1ai1df, hadi hem bunu dinleyelim, hem yazalım..

sorma blogcağız, neler geldi başımıza.. geçen gün, perşembe günü, kızlarla sınava girdik çıktık, ordan bi iki yere uğrayıp eve geldik.. gayet neşem yerindeydi, sınav kötü geçmiş olsa bile kim takardı sınavı.. neyse eve geldik, yemek yiyoruz, içime bi sıkıntı geldi, geldi tam şurama oturdu :) kızlar beni pek asık suratımla görmedikleri için şaşırdılar, 'niye moralin bozuk' diyorlar, 'bilmiyorum' diyorum, 'ben de anlamadım' diyorum.. en sonunda 'annemle konuşıyım, birine bişi mi oldu acaba' dedim, annemle konuştum.. ama benim annem bana söyler mi?! çünkü benim ertesi gün sınavım var, kötü geçer dimi!

meğersem benim yarım akıllı kedim, oğlum, tosunum, Gölge'm, sen git balkondan düş.. ayakları incinsin kanasın, burnu yarılsın, sonra sokaklar yabancı olduğu için korksun bi de, o hallerde bi yerlere sığınmaya çalışsın.. annem kaç saat sonra farketsin de bulsun çocukcağızı dışarlarda.. sonra bi de gelsin idrarını kanlı yapsın.. Allah korusun çok ciddi şeyler olabilirdi..

ertesi gün ben eve gittim, baktım kedide bi tuhaflık var, o an söylediler, Allah'ım nasıl da içim acıdı.. o benim minik kardeşim.. o benim neşem, mutluluğum.. sonra baktık, yine idrarı kanlı, 'kalkın bu böyle olmaz' dedim, gittik veterinere.. ilk 3 saat önemliymiş iç kanama için, tehlike kalmamış :) tosuncan nasıl da korkutuyor insanı.. ama yine de akıllanmak bilmiyor, gelip yine balkon tepelerine çıkmak nasıl bi cesarettir ya.. kime çekti bu kedi bilmem :/

böyle şeyler işte.. yaşama telaşı falan..

dün son kuzenime de nişan yaptık.. artık fenalıklar, sıkıntılar geldi.. 3 ayda 3 kuzeni evlendirmek neymiş ya, tövbe bidaha :/ neyse benimkine kadar epey bi dinlenecekler zaten, don't panic :D

yine de herkesler, hepsileri, hepi topu mutlu olsun tamam mı..

o da mutlu olsun..

And in my heart it will never be spring..

22 Aralık 2010 Çarşamba

The Last Song I'm Wasting On You..

Sparkling grey
Am I the only way?

Any more than a whisper
Any sudden movement of my heart..
And I know, I know I'll have to watch them pass away..

Just get through this day..

Give up your way, you could be anything,
Give up my way,
And lose myself,
Not today..
That's too much guilt to pay..

Sickened in the sun
You dare tell me you love me..
But you held me down and screamed you wanted me to die,
Honey you know, you know I'd never hurt you that way,
You're just so pretty in your pain..

Give up my way and I could be anything
I'll make my own way
Without your senseless hate.. hate.. hate.. hate !

So run, run, run
And hate me, if it feels good,
I can't hear your screams anymore..

You lied to me
But I'm older now
And I'm not buying baby..

Demanding my response
Don't bother breaking the door down,
I found my way out..

And you'll never hurt me again..

http://fizy.com/#s/1lvv8e

bağnaz bile oldum ben !

8 Aralık 2010 Çarşamba

http://fizy.com/s/16t4uq

"I fear my heart and fear my soul
Life goes on, it surely will
Without me and I wonder
Will I ever see light again?
Will I ever see light again?

Life goes on..

I don't want to hold you
I don't want to see you
A tear of joy turned into grey
And I can't stand it anymore.."

1 Aralık 2010 Çarşamba

07.07.2010

"bu sabah yalnız uyandım..

sensiz olmaz sensiz olmaz.. diye devam etmiycem merak etme.. :D

neyse konumuza dönelim.. uyandım, gözümü açtım.. önce bütün gece kulağımın dibinde vızıldayıp duran ve beni türlü türlü taciz eden sivrisineğe sövdüm.. "heyy" dedim, "hoooww" dedim, "ağzını burnunu kırarım" dedim, hayvancağız da korktu, "tamam abla bidaha olmaz" dedi.. benden bi aferin kaptı.. bunu kapmak öyle her yiğidin harcı değildir, artık 'lafım ona' mı lafım kime bilemedim.

sonra bi an aklıma geldi.. evde yalnızdım, benden başka kimse yoktu.. onlar yazlıklarında deniz, kum ve güneş üçlüsüyle bir güzel tatil yaparken ben ev ve staj arasında çürüyüp gidiyordum.. ne olurdu sanki ramis beyi arayıp da benim için izin alsalardı.. kedilerini bile götürmeyi biliyorlardı.. derken o an değersizliğim yüzüme tokat gibi çarptı.. ve babannemin sözleri bir kez daha kulağımda çınladı.. "artık onlar yeni kızlarını buldu, kardeşinin sevgilisini alıp tatile gittiler, seni de bıraktılar böyle, eşşek herifin damatları.." kızmamam gerekiyordu, belli ki babannem beni dolduruşa getiriyordu, o an dışımdan ne kadar kızgın olduğumu göstermedim ama içim içimi yedi.. ve bu sabah kalktığımda hâlâ yemeye devam ediyordu.. bizim çekirdek ailemizde herşey oğullarının istediği gibi oluyordu, ama ben iyi bir abla ve kız evlat olarak bunu başlarına kakmamalıydım.. nitekim de öyle yaptım.. hatta eğlenceleri bozulmasın, beni merak etmesinler die evde yalnız kalmaktan korktuğum halde tam tersini söyledim.. "iyiyim ben böyle anne, korkmuyorum anne, koca kız oldum korkulur mu hiç anne, ben istanbullarda tek başıma yaşıyorum anne.." ama korkuyordum işte.. en çok da karanlıktan.. tamam tüm ışıkları yakıp uyuyordum, ama ya elektrikler giderse die içimden bir dünya senaryo yazıyordum.. bu senaryolarla çok haşır neşir olmam üzerine gece sabaha kadar elektriğin gitmesi konulu kabuslarla uğraştım.. gerçi pek kabus sayılmazlardı, annem her seferinde gelip beni karanlığın içinden çıkarıyordu.. ah canım annem, ne de severim.. diye düşünürken aklıma bazı mert'ler geldi.. onlar da güzelim didim sahillerinde tatildeydiler dimi.. üstelik iki başlarına şarap da içiyorlardı.. "sen de mi brütüs" diyerek iç çektim ve brütüs'ü de yad ettim..

aklımdan bunlar geçerken bi an kendime geldim, yatakta biraz daha oyalanırsam servisi kaçırabilirdim ve sonunda kalktım. lavaboya yöneldim, aklımda soru işaretleri vardı, tuvaletimi kaç saat tuttuğuma dair.. hızlı hareketlerle klozete oturdum.. içimdekileri azad ederken halsiz, yorgun, bıkkın ve sıkkın gözlerle etrafıma bakıyordum.. o an dışardan bir horozun sesi geldi.. horoz.. horozlar.. erkekler.. beynimde belki çok saçma belki çok mantıklı düşünceler dönmeye başladı.. "insan türünde de erkekler böyledir" dedim.. "hepsinin ötüşleri ve sesleri aynıdır."

ve hazırlanmaya devam ettim.. 7.22de evden çıktım, babanneme "günaydın" dedim.. "hayırlı işler kızım" dedi ve hızlı hızlı daha anlayamadığım bir ton cümle daha söyledi.. "hıı evet babanne, dünyadaki en haklı insansın" dedim.. yoluma devam ettim.. gözüm garaja takıldı, iki kamyon da yerinde duruyordu, amcamlar daha işe gitmemişlerdi.. kahretsin ki koca binadan işe ilk giden insan bendim.. ve devam ettim.. bakkala yaklaşırken dedemin de önümde bakkala doğru yürüdüğünü gördüm.. içimden "işte bu" diye sevinç çığlıkları attım ve iki saniye sırıttım.. sonra hızlı adımlarla dedeme yetiştim ve hemen ardından bakkala girdim.. "oo dede ne tesadüf, sen de mi burdaydın, ben de öyle çikolata falan alacaktım" dedim.. beni sabahın köründe işe giderken gören dedem duygulandı ve "sen al ben öderim" dedi.. işte bu, işte sevinç gösterileri, işte timsah yürüyüşü.. yapmak isterdim tabi ama o an dedemin karşısında ciddi durmam gerekiyordu.. "saol dede" dedim, çikolatamı kaptım ve işe geldim.

bu maili ofiste yazıorum.. yazarken bu ofisteki en güzel zamanımı geçirdim, çünkü kendimi kaybettim.. dedemin aldığı çikolata da yanında iyi gitti.. neyse ki beni seven bi dedem var.

bi de bülent hâlâ niye gelmedi, merak ediyorum.. ama çocuk gelmemekte haklı.. çünkü burda çok gereksiziz..

yazımın sonuna geldim.. belki okumazsın bile :) ama yine de iyki yazdım."

22 Kasım 2010 Pazartesi

Görkem is back!

dün gece kardeşimi almaya gittik terminallere.. Ankara'dan döndü.. gerçi fıttırık babam yüzünden erken gidip baya bekledik, hatta sonra çocukcağız mobilde indi, geri döndük tekrar falan ama olsun..

değinmek istediğim bunlar değil zaten, ailemizde geçen hediye muhabbetleri..

misal;

Ümmüş : Hani bana hediye almıştın, hani nerde?
Görkem : Orda işte, bardak aldım..
Ümmüş : Ala ala bi bardak mı aldın?
Görkem : O, normal bi bardak değil..
Ümmüş : Anormal bi bardak mı?
Gözde : Hohöhehahihi
Görkem : Afganistan'dan gelen özel bi bardak o..
Ümmüş : ?!
Gözde : Hohöhehahihi ?!
Ümmüş : Bana ala ala gitmiş 50 kuruşluk bardak almış..
(ve Ümmüş çeker gider..)

Annem eminim haklıdır, o çocuk gidip dandik bi hediye alıp da bizi ahım şahım bişi olduğuna inandırabilir.. hani yapmadığı şey de değil.. Görkem, hep aynı Görkem işte..

bi garip hediyesi daha var tabi, Görkem bu, yetinir mi?

Ümmüş : Bu neymiş böyle? aşk diyor, para diyor..
Görkem : Hani bakıyım hangisi?
Ümmüş : Mutluluk diyor, çikolata mı bunlar böyle, çikolata mı aldın?
Gözde : Hohöhehahihi (ben severim ki çikolatayı..)
Görkem : Yok onlar heykel..
Ümmüş : Hı, ne yapıcam ben bu adam heykellerini?
Görkem : Bi inanca göre gününün nasıl geçmesini istiosan, sabah o adam heykelinin göbeğini okşuosun..
Ümmüş : ?!
Gözde : Höh Hohöhehahihi ?!
(Ümmüş'ün hayalleri yine yıkılır ve yine bi hışımla çeker gider..)

tarzı bi konuşma da geçmedi değil.. kardeşim neden Afganistan'lardan ya da başka garip inançlardan hediyeler getirdi acaba.. çikolata olaydı iyiydi oysa.. hı tabi sonra gidip aşk heykelini kapıp adamın göbeğini çılgınlar gibi okşadığımı söylemiyorum hiç burda.. bunu da yaptım yani, itiraf ediyim..

ailemle olan son gecem de bu şekildeydi işte.. (son gecem dediğime bakmayın, haftaya yine gelirim ben buralara) bi de aldım Gölge'mi, beraber de uyuduk, gerçi sabaha doğru beni terkedip gitmiş yine Ümmüşlerin yanına, ama olsun, olsun işte..

artık Gözde bir İstanbul yolcusu..

19 Kasım 2010 Cuma

bu da bizim bayramla vedalaşmamız..

her ne olumsuzluğu olursa olsun, insanın ailesinin yanında olması kesinlikle güzel bişi.. evde bir annenin, bir babanın olması.. onlara güvenip de tembelliğe vuran, oyun için çıldıran kedinin peşinde koşturan, fırsat bulduğunda ders çalışmaya çalışan (Gölge pek izin vermese de) bir Gözde'nin olması.. her bayram Ankara'lara sevgilisinin yanına gidip de anne ve babayla kafa dinlemeye olanak veren bir kardeşin olması.. bayram boyu evde tek çocuk olmanın getirileri.. herşeyin önüme gelmesi, arabanın ön koltuğunda benim oturmam, çikolataları benim bitirmem :) bayram boyu aileyle orayı burayı her bi yerleri gezmek, bissürü muhabbet, bissürü dedikodu, eğlenceli bişiler bişiler işte.. (bu arada teyzemlerin oturduğu bina Aşk-ı Memnu'yu geçmiş a dostlar)

bayram bitimine doğru anneyle babanın teyzeye oturmalara gitmesi, Gözde'nin ders çalışmak için evde kalmak zorunda olması, yine de o notlara yaklaşamayıp gelip buralara yazılar yazması, bunlar da bi o kadar kötü mü ne? ama olsun, annem gitmeden sıcacık ve bol şekerli süt getirdi bana.. bu cümleden sütü çok sevdiğim anlaşabilir, öyle değil oysa.. hatta senelerdir içmemişim sanırım, tadını unutmuşum, bi garipsedim.. ama anne getirince bi başka işte, insan ister istemez mutlu oluyor.. sonra da bi Farid Farjad melodisi açılıyor, kulakların pası siliniyor, bi de buralara bişiler karalamaya başlayınca, güzel ve huzur dolu bir moda giriliyor.. (bkz: Değmeyin keyfime) http://fizy.com/#s/1m0mhw

(tam bu noktada, kulaklıkla dinlediğim müzik biter ve dışarıdan bir şangırtı sesi gelir.. bunu duyan ben, 'ah bu kahrolmayasıca Gölge yine nereleri devirdi?' gibi Fırat'ın annesi tarzında sövgülerle kapıyı açar hole çıkarım.. (bkz: Uykusuz - Fırat) yarım saat dört bi yana 'Gölge oğlum nerdesin?' diye bağırıp tüm evi ararım lakin Gölge'yi bulamam.. kendi içimde 'Acaba annemler Gölge'yi de mi götürdü ki?' gibi sorularla cebelleşirken en sonunda dayanamam teyzemi ararım.. sonrasında, babamın 'Gölge evde değil mi?' sorusuyla irkilen ben daha bi tırsa tırsa, Fırat gibi dolmuş gözlerimle, volümü de artırıp 'Göööüülgee nirdessiiin, aşkım bidenem oğluuüüm nirdesiiin?' diye yırtınırım.. (bkz: Tülaaay nirdesssin, aşkım bidenem Tülaaay!) ama işte yoktur, Gölge'den ne bi iz ne bi çıt yoktur.. en sonunda aklıma kötü kötü fikirler gelir, 'Gölge acaba balkondan mı atlamıştır?' derken, en başta çıktığım odadaki masanın sandalyelerinden birinin üzerinde kıpraşan bişi ilgimi çeker.. uzun lafın kısası, meğersem Gölge üçkağıtçısı başından beri orada uyuyormuş, insan bi gelir 'ben burdayım' der.. ama insan işte.. neyse huzur.. huzuru çal bana sayın Farjad..)

bi de ben bayramdan önce kuduz aşısı vuruldum blog kardeş.. Bu Gölge'nin nalçak kardeşi elimi ısırdı.. kedi kedi diye ölcem sonunda, o olacak hı!

daha neler diyim ben sana, hangi onulmaz yaramı anlatıyım? ben en iyisi gönlümü hiç açmıyım, susıyım.

bayram, cancağızım, seni de beklerim yine oturmaya.

Gözde Atılgan

3 Kasım 2010 Çarşamba

kördüğüm..

öyle çok içimdesin ki.. öyle çok..

günlerimi geçiriyorum.. sabah kalkıyorum, hazırlanıyorum, okula gidiyorum, arkadaşlarla takılıyorum, gırgır şamata yapıyoruz, çok eğleniyoruz gülüyoruz, sonra okuldan geliyorum, yemek yapıyorum, ya da kızlar yapıyor, yiyoruz, dizi izliyoruz, yine gülmece eğlenmece yapıyoruz, bulaşıkları yıkıyoruz, odama geçiyorum, temizlik yapıyorum, internette takılıyorum, kim kimle ne zaman nerede ne yapmış inceliyorum, sana bakmamaya çalışıyorum, sana bakarsam unutmak daha zor olur diye korkuyorum, proje konumu araştırıyorum, kursta yapılanları tekrar ediyorum, sonra vizeler aklıma geliyor, yine son güne bırakıyorum, en geç 12 diyince uyuma vaktim geliyor, ilacımı sürüyorum, odama sokak lambasının ışığı gelsin diye perdemi açıyorum, ışığı kapatıyorum, kapkaranlık olmasa da yine de korkuyorum, tokamı çıkarıyorum yastığımın altına koyuyorum, yatağıma yatıyorum, o an kendimle yüzleşiyorum, pişmanlıklarımı hatırlıyorum, dua ediyorum, telefonuma son kez bakıyorum, uyuyakalıyorum, her gece saçma sapan rüyalar görüyorum, nihayet sabah oluyor uyanıyorum, yeni günü kucaklıyorum..

zamanımı geçiriyorum.. akıp gidiyor.. ama sen kalıyorsun.. ne yapacağımı bilmiyorum.. neler olacağını bilmiyorum.. bildiğim tek şey, artık sana adım atamayacağım.

31 Ekim 2010 Pazar

saçmalanmaz, saç taranır, bunu da bil.


çok da iyi, çok da güzel oldu bence.. sence? (Resim - Fotoğraf karışımından bahsettiydim, elden anca bu geliyor :D)
*
class Gozde
{
public void Naaber()
{
Console.WriteLine("Naber hacı, nabtın?");
}
}
class Program
{
static void Main(string[] args)
{
Gozde halHatirSorma = new Gozde();
halHatirSorma.Naaber();
Console.ReadLine();
}
}

28 Ekim 2010 Perşembe

cimri ve ötesi..

öhöm öhöm, ses bir ki..

saygıdeğer canlarım, 30 ekim'e kadar aylık yüklettirdiniz yüklettirdiniz, yüklettirmediniz 60 tl hepimizin ocağına incir ağacı dikecek.. gözde dediydi dersiniz.. o 5 tl'ye gidip sbarro'dan 2 kişilik pizzanın yarısını yeriz mesela, çok da iyi olur, çok da güzel olur.. emel de sevinirdi, ben de sevinirdim, sibel pizza sevmez zaten :D ama bidahaki ayı düşünmek bile istemiyorum.. cimrilikte gün be gün boyut atlıyorum, para biriktiremeyince sinir stresden yüzümde sivilceler çıkıyor, sonra onları tedavi ettittirmem gerekiyor, para verip yine ilaç alıyorum, böyle bir kısır döngüye giriyorum kendi içimde :D

bu arada 6 kişilik pizzayı 2 kişi nasıl da yediler, çapı 40 cm ya, yürek ister valla..

neyse, esen kalın sevdiceklerim..

(bu yazıda abartı vardır.. olduğ o zamağn..)

17 Ekim 2010 Pazar

yapboz kafalı..

bugün farkettim de, hâlâ eski formumu koruyorum.. bilgiyi kapıp kafamdaki yapbozda yerli yerine oturtmakta ve herbişiyi bir güzel derlemekte hâlâ hızlıyım.. üni.nin beni körelttiğini düşünürdüm, beni yavaşlattığını, yaşlandırdığını.. ama yeteneklerimi elimden alamazsınız mustafa ve çetesi.. ben hâlâ aynı Gözde'yim.

ve hep söylerim.. Allah bize ağız ve yanak kası vermiş.. niye? gülelim diye :D (alakasız bir cümleyle bitirmesem olmazdı)

16 Ekim 2010 Cumartesi

film kılıklı..

adamın biri Omo'yla yıkanmış, maymuna dönüşmüş neden?
çünkü Omo'yla yıkanan her şey ilk günkü haline döner :D

akşam akşam emel'in kobayı oldum, tüm iğrenç esprileri üstümde denedi.. oysa ben 'ha' desen gülerim zaten.. ama Omo iyiydi bak.. Napolyon da iyiydi de, onu buraya yazamam.. :D

zaten bugün kursta da hoca ikimize 'film gibisiniz' dedi.. 'film gibi bi hayat'a meraklı olan ben, bu sözü sevdim.. 24 saat birlikte olduğumuz için bakışarak da anlaşabilioruz artık.. tamam o an biraz uzun bakışmıştık ama olsun :D aşık diiliz.

olduğ o zamağn, hadi balık kraker yiyelim, sonra da onlar içimizde yüzsünler.
ağlamıycam.

13 Ekim 2010 Çarşamba

sinir küpü..

ilk başta şunu söylemeliyim ki, insanlar benim çok zor sinirlendiğimi bilirler.. çok sabırlı bir insanım, sabrımı taşırmak zordur.. hamurumda yok ki sinirlenmek, tebessüm yapışmış kalmış benim suratıma, parabol ağzıma.. öyle ki, şu güne kadar sinirlendiğim anlar, bir elin parmaklarını geçmez.. tabi sinirlenmekten kastım şu, hani insanın eli ayağı titrer, böyle bi boşalır bi bişi olur, hani gözü döner, hiçkimseyi görmez, hani kapıyı çarpıp gitmezse elinden bi kaza çıkacakmış gibi hisseder ya, işte öyle bi sinir bu.. öyle kaybetmesi insanın kendini..

bu konuya nerden geldim tabi.. hemen söyleyeyim efendim, şurdan geldim.. şuan gerçekten çok sinirliyim.. gerçekten içim yanıyor, hazmedemiyorum.. onlar yüzünden, ben kendim utanıyorum insanlığımdan.. böyle canavar tipli mahluklarla aynı cinsten olmak beni utandırıyor.. yüzlerine tüküresim geliyor, kafalarını ezesim geliyor, tıpkı onların o kediye yaptıkları gibi !

efendim, benim kedi aşkımı bilirsiniz.. hatta sadece kedi değil, hayvanlar alemindeki tüm canlılara aşığım ben.. (tabi gergedan hayranlığım daha bi başka bişi) o yüzden evim hayvanat bahçesi gibi, o yüzden onlarsız hayatım hayat değil, o yüzden onlar benim nefesim olmuş, huzurum olmuş, mutluluğum olmuş.. zor günlerimde yanımda olan gerçek dostlarım olmuş.. benim en gizli dertlerimi bilir Gölge, biz onla ağladık gecelerce.. ya da Carlos, bakışımdan anlar beni.. Yelloz, Çimen, Fırça, Badem, İnci, Fıstık, Boncuk, Kirli, Tarçın, Roberto da öyle.. Hissederler onlar bizi, tanırlar, severler.. iyidir, candır hepsi..

ama biz insanların arasından, 'insan' olarak adlandıramayacağımız öyle mahluklar çıkıyor ki, korunmasız bir kediye tekme atma hakkını kendinde buluyor ! ne münasebetle, ne cüretle ! insan masum bir canlıya öyle canice nasıl kıyar? inan ki aklım almıyor.. iliklerime kadar titriyorum, tüylerim diken diken oluyor.. hayır yani, seni ondan üstün kılan, sana böyle bişi yapabilme hakkını veren nedir? hangi farkın? 5 para etmez insanlığın mı?

hazmedemiyorum, içim acıyor..

keşke, kafasını ezdiğin o hayvan kadar hakedebilseydin saygıyı, bu kadar aşağılık olmasaydın..

keşke..

10 Ekim 2010 Pazar

serde erkeklik var..

'bakakalırım giden geminin ardından, atamam kendimi denize, dünya güzel..' http://fizy.com/#s/104n5v

kendimi çok mu harap ettim ne? geçtim sanki kendimden yine? kaybettim sanki kendimi?

hayır aslında hiç de öyle değil, inan ki değil, sadece küçücük minicik bi yer acıyor içimde, o kadarcık.

kendimi güzel güzel işlere verdim ben.. mesela tegv'e üye oldum.. gidip ufaklıklara bi dünya bilgi öğretmeyi, eğlenceli etkinliklere katılmayı öyle çok istedim ki! gerçekten istedim.. ama bissürü aksilik oldu.. eğitimlere katılamadım.. elimde değildi ama.. kuzenimin düğününü bile hiçe sayıp da gitmeyi planladığım tegv eğitimlerine, sonradan birdenbire ortaya çıkan ve gitmeyi alelacele kararlaştırdığım yazılım kursu yüzünden gidemedim.. ama bu fırsat geçmezdi bak ele.. annem beni bu kursa göndermek için son bileziğini bozdurdu kıyamadığım.. nasıl da koyuyor aslında bana, nasıl da içim kötü oluyor..

ama bi yandan da düşününce, köprüden önce son çıkış gibi bişi oldu bu.. bi gün öderim tüm borçlarımı, söz !

.net öğrenecek gözde, C# öğrenecek, asp.net, ado.net, bissürü bişiler bişiler öğrenecek.. sonra güzel güzel işler bulacak, yazılımcı olacak, annesine babasına bakacak, kardeşine motosiklet alacak, kedisine ve köpeğine mamalar alacak.. ne de güzel bi hayatı olacak gözde'nin, bi bilseniz..

ayrıca ve ayrıca, bu sefer kesinkes kararlıyım, bu hafta kimsesizler yurduna gidilecek!

bi de sana fobilerimi sayıyım mı? bi kedinin arabanın altına fırlaması (aklım çıkıyor resmen, çünkü psikolojik bişi, çocukluğuma inmek lazım bu noktada), evdeki salatalık turşusunun tarihinin geçmesi (düşünmek bile istemiyorum), trenyolundaki makasların bozulması (1,5 saat bekledim çünkü geçen gün), 30 yaşına merdiven dayayan gözde'nin 20lik dişinin hâlâ çıkamaması (yine parçaladı etimi kerata, uf oldu), metrobüste oturamamak (ki oturmak bi hayal), akışkanlar dersi (reşat hocayı severim oysa), hiç trafik ışığı olmayan bir yolda karşıya geçmeye çalışmak (neymiş kadıköy medeni yermiş, pırt, bi ışık bile yok), aylığımın bitmesi (akbillerin manyetiğini bozasım gelio, gerçi artık akbil değil onlar, adı bilinmeyen bi kart), laptopumu taşımak (benim kadar bişi bu), denizde güzel güzel yüzerken bi an aşağıdaki canlıları görmek, bunun gibi bişiler işte..

gel de beni şu karışıklığımdan kurtar bi zahmet, yazılarımda bi bütünlük olsun artık.. aman dostlar, ben bi bütün olamadım, siz olduruverin gari..

bi de şu var, okuyom ben ya.. :D

4 Ekim 2010 Pazartesi

3 Ekim 2010 Pazar

( E )

yazmazsam, belki ölebilirim.. yine de yazmıyorum.. yazamıyorum.. öyle karışığım ki.. başım ağrıyor ve midem bulanıyor.. vicdanım ağrıyor ve vicdanım bulanıyor.. suçluyum..

oysa farklı olabilirdi..

bu kez farklı olur sandım evet..

bana öyle baktığında, gözlerin parladığında, beni öyle sakındığında, beni anladığında, öyle düşündüğünde, haketmediğim halde, olur sandım..

oysa sen gelsen ben kaçacaktım..

sen gelmedin ve ben kaçamadım..

evet, hayatın bir film olmadığını anlamalıyım..

ben en iyisi, uyumalıyım..

suçluyum.

'bırak beni boğulayım, gözlerinin tam içinde..'

29 Eylül 2010 Çarşamba

garipsenilesi anlar..

öncelikle, epey bir gündür kola içmiyorum, bunu bilmenizi isterim.. hani olur da saçmalarsam (gerçi o zaten Allah'ın emri) kolasızlığıma verin ki zaten vurdu başıma..

istanbul'dayım, döndüm yine buraya.. okulum son kez açıldı (inş bu sene mezun olursam) ve belki de son kez istanbul'a döndüm.. bunu düşünmek içime su mu serpiyor, yoksa beni daha da bunaltan şey bu mu, bilemedim.. özgür olmak gibisi yok tabi ama yine de canımı sıkan bir şey var bu şehirde.. geceleri daha uzun gibi geliyor sanki, nedenini bilmiyorum.. ben ki uyumayı bir hayli seven insan.. o zaman, sürekli gecenin bir yarısı uyanıp 'daha sabah olmamış mı ya?!' şeklinde kendimce tepkiler yağdırıp üzülmem nedendir, bir bilen varsa beri gelsin.. uzaktayken istanbul özlemimden yanıp tutuştuğum doğru.. bu kesinlikle, kesinkes, mutlaka, kayıtsız şartsız doğru.. (aşağıda 'yandan fadimem yandan' diye bir şarkı çalıyor, haydi kopuyoruz..) lakin insan istanbul'da hapsolunca, beyninde o şehre dair her güzel şey yok oluyor bazen.. bazen ama.. her zaman değil.. gündüz normal bir insan olabiliyorum mesela.. çoğu zaman okula uğramasam da (ki bu sene uğramak mecburiyetindeyim, okul uzamamalı, olmamalı bu, katiyyen, asla, hiç bir zaman, hiç bir şekilde olmamalı, yapma gözde, git oku güzel güzel, uslu bir çocuk ol, uslu bir kız ol, hatta şirinleri bile görebilirsin böylece mesela, olduğ o zamağn), uğradığım zamanlarda kahkalara boğulmadığım bir anımın olmadığı doğru.. ama akşam olmasın.. olmasın işte o akşam.. niye oluyor ki.. ne gerek var ki.. neden bunaltıyor beni bu akşamlar? etrafımda onca insan varken, neden kendimi yalnız hissediyorum? sanki tutunacak bir dalım yokmuş gibi.. heeey, öyle bir dal ister olsun ister olmasın, ben yine ayakta dururum gayet de, belli etmesem de çok güçlü bir kızım ben, kimseler anlayamaz belki bunu ama, yaşarım ben yine, bunu da bilin yani..

neyse, uzun paragrafları sevmem ben oysa.. belki de gelir gelmez proje peşinde koşmak biraz sıktı canımı.. bölümümün mallığından ötürü (afedersiniz) belki de.. 130 öğrencinin alması gereken projeyi, hoca başına 2 öğrenci kontenjanı koyarak, 65 hocası olmadığı halde, nasıl vereceği akıllarda soru işaretleri oluşturan, böyle bir mantık hatasını nasıl yapabileceğini bile kimsenin mantığının almadığı, sözde adı matematik mühendisliği olan ama anlaşılan o ki bölüm başkanının bile matematikten anlamadığı bir bölümüm varmış benim meğersem.. günlerce beni hoca peşinde koştururlarken onları içimden çok güzel cümlelerle yad ettim.. heyhat.. fazla değinme gözde sen bu konuya..

onu da geçersek eğer, gölge'min kokusu burnumda tütüyor.. bana sarılıp da uyuyan bir gölge bulasım geliyor.. bir gün dayanamayıp sokaktan bir kedi kapıp getiririm diye korkuyorum.. korkuyorum kendimden.. o geçen günkü yavru kedi, benim minicik ellerimden de minik olan kedi, öyle ki nerdeyse mikroskopla görülebilecek olan kedi, alsa mıydım seni, uyur muydun sen benimle, yapar mıydın bana bu iyiliği? herneyse işte, özledim seni..

ama heeey ben gitarımı da çok özlemişim meğersem, 3 ay görüşemedik kendisiyle, insan özlemez mi.. ah murtaza'm, hadi şarkı söyle bana.. hadi mest et beni o güzel sesinle.. sen bari bırakma beni, sev beni..

ama sen aşk, git başımdan, sana gelsin şimdi bu şarkı, 'vazgeçtim..' http://fizy.com/#s/1aj2h7

21 Eylül 2010 Salı

saat 17.35'de Trabzon'dan İstanbul'a hareket etmek üzere kalkan uçağa, tam şu an, kafamın üzerinden geçerken el salladım.. beni görmeni isterdim oysa, hissetmeni de..

http://fizy.com/#s/1aimqc, neler yapıyorum ben böyle?

20 Eylül 2010 Pazartesi

büyümek, küçültür beni.. küçülmekse büyütür..

http://fizy.com/#s/1ajfyy, önce bi dinlemek gerek..

bi insan büyümeyi şiddetle reddeder mi?

konu bensem, evet reddeder.. yok, bünyem kaldırmıyor, midem almıyor.. beyince, fikirce büyümeyi kastetmiyorum, düşüncelerdeki olgunlaşma değil benim konumdaki tema.. sadece ve sadece hareketlerin kadınsılığı.. garip bir giyinme tarzı, enteresan bir saç, olgun görünmek adına ses tonunun, dudak hareketlerinin bile komikleşmesi ve tabi ki ellerden eksilmeyen iki parmak arası sigara.. insanlara tepeden bakar gibi, benim bilmediğim bi dünya şeyi bilirlermiş gibi, 'heey küçük tepeleri ben yarattım, haberin yok mu?' edasındaki davranışlara tahammül edesim gelmiyor çoğu zaman.. hatta öyleki, içimdeki insan dürtüp duruyor da, olgunluktan ölmelerine engel olmak istiyorum kıyamayıp, 'kendine de bana da bu işkenceyi yapma artık!' diye haykırmak istiyorum.. gerçi olgunluk bu değil benim lügatımda, böylesine basit bir durum değil.. büyümek, ses tonundaki değişiklik ya da sigarayı parmakların arasında kibarlıktan kırılırcasına tutmak değil.. sıradışı olmak için daha da sıradanlaşmak değil..

olgunlaşmak; beyindeki kıvrımların çoğalması, beyin hücrelerinin gelişmesi, düşünceleri ve duyguları kontrol altında tutabilme, olaylara yaklaşım tarzını değiştirebilme, pozitif olabilme, güç patlaması yaşayabilme, famfarklı bişi, iyi bişi, güzel bişi, insanın ağzını hayretle açıklarda bırakan bişi, özenilesi, olunmak istenilesi, insanın bağrına basılası bişidir.. bence tabi..

'ne kadar az yol almışsınız, ne kadar az, yolun başındaymışsınız dimi meğer?'

üzgünüm, işin gerçekleri bunlar.. oysa artık koskoca kadınlar olduğunuzu sanmıştınız, çok mühim insanlara dönüşmüştünüz, nasihatler verecek düzeylere erişmiştiniz, en birinci siz olmuştunuz dimi? üzgünüm..

siz sadece beni büyümekten tiksindirdiniz.


19 Eylül 2010 Pazar

mad world..

http://fizy.com/#s/1ls9je , müzik güzeldir, iyidir, candır.

ve birden dedim ki..

etki tepki kanunu.. dünyanın bize uyguladığı etki kadar ona tepki veriyoruz.. bu durumda, aslında dünyanın ağırlığı üstümüzde, onu taşıyoruz.. yorulmamızın nedeni bu.. keşke yerçekimi kuvvetini bozmanın bir yolu olsaydı..

mantıksız mıydım?

17 Eylül 2010 Cuma

bir bebek bir bebeğe gel bebek bre bebek bir bebek dükkanı açalım demiş..


http://fizy.com/s/16t4uq



"Isn't it great to see

How life begins

Things may change

Let the joy begin.."



en yakın arkadaşımın karnının gün be gün şişmesini izlemek, eğlenceli bişi olmalı.. içindeki o 2 damlacık yaratığın gün geçtikçe onun gibi karamık bişi olduğunu görmek.. düşüncesi bile içime huzur dolduruyor.. anne olmak nasıl bir duygu acaba diye düşünüyorum sonra.. neler hissettiğini soruyorum.. sabahları uyanırken içinin gıdıklandığını söylüyor, bebeğin kalp atışını hissettiğini, heyecanlandığını :) ve evet bi nebze anlayabiliyorum, anne olmak uçaktan atlamak gibi bişi !

tam bu noktada, bana bu duyguyu kısmen hissettiren, şımarıklığı kendine böylesine yakıştıran, karnının doyduğunu hiç görmediğim, hobisi sinek kovalamak olan, balkon kapısını zıplayarak açabilen, ben uyurken gelip ayaklarımı ısıran, her bi yerimi tırmıklayan, dün 'aşk böcüğüm' dediğimde mucizevi bir şekilde 'hı' diye tepki vermesine şahsen kendi kulaklarımla şahit olduğum, uykucular uykucusu, öyleki ben burada yazı yazmaya çalışırken gelip kolumda uyuyakalan Gölge'ye minnettarlğımı belirtmek isterim.. lakin 10 gün sonra ayrılacak olmamızın acısı yüreğime şimdiden oturdu, bu da bir aşk hikayesidir bence..

aşk demişken..

öyle bişi var mıydı ya?

16 Eylül 2010 Perşembe

yine yeni yeniden..


http://fizy.com/#s/17p0k9

"ben, burada seni beklerim, ben ölmeden sakın ölme.. kim olduğunu bilmesem de, bir yerlerde yaşadığını biliyorum.. bazen aşk çok uzaklarda görünür; ben senin aşkından vazgeçemem, beklerim.. ölme.. ben ölmeden önce sakın ölme.." demiş Rammstein, beğendim çok da güzel demiş..

insan bazen yazmaya susar ya hani, bazen beyninin içindeki karmaşadan kurtulmak için herşeyi bi kağıt üzerinde düzene sokmak, kendi hislerine karşıdan öyle bi bakmak ve sonunda unutmak ister ya, o durumdayım sanırım.. evet yazmak istiyorum, herzamanki gibi.. kolamı alıp elime, laptopumu alıp önüme, üzerinde uyuyan Gölge'ye aldırış etmeden basmak klavyemin tuşlarına.. beynimin izdüşümünü çizmek istiyorum şuraya, bu konuda pek parlak sayılamasam da.. ama nedendir bilinmez, bu beni utandırıyor.. insanların içimdekileri bilmesi beni utandırıyor.. o yüzdendir, yazdığım onca şeyi yakmam, yırtıp atmam, yok etmem, imha etmem.. ama bu, yine yeni yeniden kaleme kağıda koşmama engel değil.. bi gün yenerim elbet bu durumu, o gün umarım yakındır..

girişle gelişme pek bi alakasız oldu, birleştirmeli miyiz? :) içimdeki koskoca aşkları bilme ey insanlık !